Şu korona virüs hepimize mutasyonu öğretti. En son çıkan bir haber, Covid-19’un mutasyona uğrayıp bulaşı gücünü arttırdığı yönündeydi. Dileyelim o da fake news çıksın. Bazı kelimeler özellikle son yıllarda öylesine baskın bir şekilde dilimize giriyor ki, istemeden kullanıyoruz.

Türk Dil Kurumuna göre mutasyon değişim değil, değişinim olarak dilimize girmiş. Wikipedia’ya göre ise, bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir. Konumuz sağlık değil, burada fotoğraftaki değişimini incelemek istiyorum.

Rahmetli Ara Güler “cep telefonları fotoğrafçılığı öldürüyor” demişti.  Acaba cep telefonları fotoğrafı öldürüyor mu, yoksa değişime mi uğratıyor? Akıllı telefonun kamera özelliğini kullanabilen herkes artık fotoğraf çekiyor. Dünyadaki insanların yarısı her gün 30-40 fotoğraf çekiyor ve 3 milyarını sosyal medyada paylaşıyor. Yani fotoğraf makinesi dünyadaki insanların çoğunun elinde ve herkes birbirinin ne çektiğini görüyor, nasıl çektiğini ise bir yere kadar anlayabiliyor. Günümüzde o kadar çok fotoğraf dolaşımda ki, bırakın başkalarının fotoğraflarına bakmayı, kendi çektiğimiz fotoğraflara bile bakmıyoruz. Peki, yediğimiz yemeğin ya da gittiğimiz müzedeki tablonun fotoğrafını neden çekiyoruz? Daha sonra bakmak için mi? Hatırlamak için mi? Paylaşmak için mi? Neden? Fotoğraf makinesine hafızamızdan daha çok güvendiğimizi söyleyebilirsiniz ama fotoğraf makinesinin gözümüz gibi görmediğini de biliyoruz. Fotoğraf makinesinin duygusu yok, gözümüzün ve beynimizin yaptığı düzeltme işlemlerini de yapamıyor. Yani özetle, göz hafızası kamera hafızasından daha güçlü. Bir resim bin kelimeye bedeldir derler ama bir bellek de milyon kelimeye bedeldir. Kişi fotoğrafı çekerken etrafa gözüyle bakmaktan vazgeçip daha sonra rahat rahat bakacağını ümit ediyor ama başarılı olamıyor. Çünkü, fotoğraf cep telefonunun hafızasında veya hard disklerde unutulup gidiyor, bir gün aklına düşüp aramaya başlayana dek… Belki de o fotoğraflar hiç bakılmadığı için ölüp gitmiş de, haberimiz bile olmamış. İnsanın aklına neden çektik o zaman sorusu geliyor. Amacımız veya isteğimiz fotoğrafları çekip, daha sonra bakmak değil miydi? Bence günümüzün asıl sorunu, hiç bir şeye yetişemediğimizdir. Zamanımız fırtına hızıyla uçup gidiyor ve bunu yavaşlatmak maalesef mümkün değil. Belki de bu ürkütücü duygu daha sonra bakmak üzere bizi deklanşöre basmaya zorluyor kim bilir? Belki de sorulması gereken esas soru bu…

Günümüzde yeni çıkan bazı çağdaş Sosyo-Psikolojik rahatsızlıkların işaretleri belki de bunlardır. Bazı psikologlar fotoğraf çekme bozukluğundan bahsediyorlar. Buna bir örnek vermek gerekirse, Connecticut’taki Fairfield Üniversitesi’nden psikolog Linda Henkel, Psychological Science dergisinde yayınladığı bir araştırmada, önemli bir müzede önemli bir tablonun karşısında, kişilerin bilinçsizce,  anı kaçırdıklarının farkına varmayarak cep telefonlarını çıkarıp fotoğraf çektiklerini saptamış. Louvre Müzesinin gezme süresinin rehberli olarak en az 2,5 saat olduğunu biliyoruz. Müzedeki eserlerin hepsine 10 saniye bakmaya kalksak hiç çıkmadan 4 gün gezmemiz gerekir. Ziyaretçiler Mona Lisa’yı görmek için kuyrukta en az yarım saat bekliyorlar ve eserin önünde 5 saniye kalabilirken bol bol selfie çekmeyi tercih ediyorlar. Araştırmacı psikologlar, fotoğraf çekenlere ve çekmeyenlere baktıkları objelerle ilgili sorular sorduklarında fotoğraf çekmeyenlerden çok daha doğru cevaplar almışlar. Henkel, fotoğraf çekenlerdeki dikkat kusuruna “fotoğraf çekme bozukluğu etkisi” demiş. Belki de buradan, her şeyin değiştiğini, bazı fotoğraf tarzlarının ve/veya fotoğrafçıların modasının geçmiş olduğunun anlamını çıkartabiliriz.

Bütün bunlara rağmen ben, fotoğrafın bir sanat olarak öleceğini düşünmüyorum. Hatta zanaat olarak da öleceğini düşünmüyorum, Çünkü düğün, reklam, moda ve benzeri bir çok alanda fotoğrafçılık her zaman değerli olacaktır. Özgünlük, yüksek kalite ve yetenek her zaman kazanır, her zaman değerlidir. Diğer taraftan şöyle de söylemek mümkün: “İyi bir DSLR kamera her zaman bir cep telefonu kamerasından üstündür. Ancak beklenmedik bir anda, olağanüstü bir fotoğraf çekme şansını yakaladığınızda, en iyi kamera o anda yanınızda olan kameradır. Yani cebinizden süratle ve dikkat çekmeden çıkartarak o güzel fotoğrafı çekebildiğiniz kameradır.”

Fotoğraf konusunda teknolojik ilerlemeye karşı çıkmak tarih boyunca hata olarak görülmüştür. Çünkü fotoğraf teknolojidir ve dünya teknoloji sayesinde ilerler, yaşam kolaylaşır, demokratikleşebilir. Dünyada bugün  geçtiğimiz dönemlere göre çok daha başarılı fotoğrafçılar var ve çok daha fazla sayıdalar, bundan şüphe etmeye hiç gerek yok. Sadece fotoğraf teknolojisinin yardımı değil bu. Fotoğraf okullarının varlığı, bilgiye ve görüntüye kolay erişim de hiç kuşkusuz buna olumlu katkıda bulunuyor. Sanatınızı yaratırken kullandığınız makine de gittikçe önemini yitirmekte, fotoğrafı sanat kaygısıyla çekiyorsanız tabi. Profesyonel fotoğrafçıların ise hala gelişmiş teknolojide, pahalı kameralara ihtiyaçlarının olduğu çok açık ama sanat fotoğrafçıları istedikleri kamerayla sanatlarını yapmaya devam edebilirler bence…

Günümüzde yaptığımız fotoğrafçılık ile eskiden yaptığımız fotoğrafçılığı karşılaştırarak vakit kaybetmenin bir anlamı olmadığını da düşünüyorum. Nostaljiyi artık bırakmak gerekir. Eskiden karanlık oda şöyle güzeldi, film takmak şu kadar heyecan vericiydi vs gibi duygu ve yaklaşımlar gerçekleri değiştirmiyor. Fotoğrafta belki çok şey değişti ama fotoğraf ölmedi, ölmüyor, ölmeyecek de. Can da çekişmiyor! Sadece mutasyona uğruyor, biraz da tembelleşiyor diyebiliriz belki ama hepsi budur!

Hepinize bol ışıklı fotoğraf anları diliyorum.

Trash and Art

We put in trash 251 million tons of garbage per year only  in US.

Artists are interested to trash for social reasons.

Marcel Duchamp, Robert Rauschenberg, Vik Munz, Damien Hirst and Tracey Emin, Joseph Cornell and Joseph Beuys are who interested to the trash.

I think we can transform the trash objects to beauty and render them useful.  We can alos Reuse trash and  old materials to make them a second life.

Trash art  is the realization that we as a society do create many amount of waste, but we can also do something about it.

The trash art works can reflect the consumerism and excess around us and that can change the world aorun us and make us concient.

The works of trash art could  reflect the consumerism and excess all around us and make us thinking about all the plastic floating in all the seas.

We can give messages and ask people  and  encourage them to many ideas for reducing our impact on the environment. We can put this work of trash art in a bottle  and send it like a “Message in the bottle”. 

 I think the call to action is urgent for the world.

I choose thos works of art because they are representativ.

Ergun Çağatay abiyi hayata gözlerini yummadan 5 yıl önce Salı Fotoğraf Grubu’nda tanımıştım. Zamanla özel mizacının yanında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu anlamam ile aramızda bir yakınlık doğdu. Evlerimiz yakındı, bize gelir fotoğrafa dair konuşur, fotoğraf kitaplarına bakar, fotoğraf felsefesi yapardık. Merih Akoğul ile 2017 yılında Arles Fotoğraf Festivali’nden döndükten bir süre sonra posta kutumda, ondan gelen mektupta aşağıdaki yazıyı buldum. Tarih 4 Temmuz 2017, saat ise 13:41’i gösteriyordu. Mektupta sadece ARLES’e giden bütün arkadaşlara ithaf olunur yazıyordu ve ekteki dosyayı açınca aşağıdaki yazısı ile karşılaştım.

GÖRMENİN DEĞİŞKENLİĞİ

Beni bu yazıya itekleyen neden  epey bir zaman önce İngiliz The Guardian gazetesinin fırsat buldukça okuduğum fotoğraf sayfasında Masahisa Fukase adlı bir Japon fotoğrafçının < Karasu > Japoncası < Karga> Türkçesi  ve < Raven > İngilizcesi adlı kitabının The British Journal of Photography tarafından son 25 yılın en iyi fotoğraf kitabı seçildiğini okuduğum zaman merakımdan çatlayabilirdim.  Bu ne biçim kitaptı ki,  ilk basımı 1986 yılında yapılan  ve koleksiyonerlerin ilk basımına İngiltere’de 2.000 English Poundu,  Amerika’da 3.500 ABD doları verecek kadar kesenin ağzını açtığı bu kitapta şimdiye kadar görmediğim ne olabilirdi?  Aradan yıllar geçti ve beni merakımdan çatlatacak bu kitabın yeniden basıldığını geçen ay okudum. Fazla vakit kaybetmedim, Londra da yaşayan bir arkadaşımdan rica ettim ve kitap bir hafta sonra elimdeydi.

Kitabın sayfalarını çabuk çabuk çevirdim, sanki bir kitapçıda iyi bir kitap arayan kişi gibi sayfalara göz ucuyla baktım. Kitabın sayfalarını dolduran bütün fotoğraflar siyah beyaz çekilmişti. Bendeki ilk izlenim, Allah Allah bunun nesi 25 yılın en iyisi oldu? Daha sonra belki acele ile bir şeyler kaçırdım düşüncesi ile kitabın sayfalarını yavaş yavaş çevirerek bir daha baktım ama ilk düşüncemi değiştirecek bir şey göremedim. İtiraf etmeliyim, bu kitabı bir kitapçıda göreydim alıp almamakta tereddüt ederdim. Düşüncem, bazı şeyleri göremediğim yolundaydı ve bazı soru işaretleri kafama takıldı. Kitap hakkında daha çok bilgi toplamalıyım niyetiyle kitabı kütüphanemin bir rafına koydum .

Kitap ve onu yapan fotoğrafçı Masahisa Fukase konusunda toparlayabildiğim az ve öz bilgiler yetmedi.  Fukase’nin melankolik, acınası hazin hayatında sadece karısı Yohko’nun fotoğraflarını çekti ve 1978 yılında YOHKO adlı kitabı yayımlandı.  Kitap, 13 yıl evli kaldığı ikinci karısının onu 1976 yılında terk etmesinden iki yıl sonra yayımlandı. Yohko’nun Fukase’nin hayatından çıktığı yıl doğduğu yer Hokkaido’ya giderken tren penceresinden boş istasyonlarda kümelenen ve zaman zaman trenin penceresinden görebildiği uçuşan kuzgunları seyrederken yalnızlığın kitabı Kuzgun fikri doğdu. Kitap 1982 yılında noktalandı ve 1986 da ilk baskısı yapıldı.

Masahisa Fukase  devamlı gittiği barın merdivenlerinden düştükten sonra 20 yıl şuurunu kaybetmiş halde komada kaldı ve 2012 yılında öldü.

Ben kitaba bakarken fazla detay içermeyen çoğu siluet gibi, karanlık depresif kuzgun fotoğraflarından bazıları çok ilginç geldi ama kuzgunu yalnızlığın simgesi olarak bağlayamadım ama bağlamalıydım . Bu satırları yazarken aklım İngilizce başlangıç dizelerinde ve bugüne kadar hala hafızamda kalmış Amerikalı yazar, şair Edgar Allan Poe’nun Kuzgun adlı şiiri geldi. Fukase ve Poe aynı kuşu kullanarak kaybolan kadın ve yalnızlık temalarını işlemişti biri satırlarında diğeri görselliğinde…

Belki kaçırdığım başka şeylerde vardır diye sanat çevreleri ile ilgili halkımıza kültür fetvaları veren bir dostumuzun bir süre evvel dilinden düşürmediği John Berger in “Görme Biçimleri” adlı kitabını aldım . Kitabın kötü Türkçesiyle boğuşarak iki bölümü bitirebildim ama sonunda bu kitabın kült entelektüel laf salatası olarak bütün ömrünü görme yeteneği üstüne yaşam kurmuş biri için fazla geldi. Fukase’nın Kuzgun’u ancak tekrar tekrar bakıldığı zaman  içinde sakladığı zehir gibi acı mesajı görmek ve anlamamın mümkün olacağı düşüncesi kafamda oluştu.

Görme Biçimleri, amatör sanatseverler için eğitimsel bir kılavuz kitabı olabilirdi ama görerek üreten biri için, o görme duygusu içinde yeşermemişse başkasının kitabını okuyarak üretmesi mümkün olamayacağına inanıyorum. 

Son olarak bir başka görme melakesi diyebileceğim bir konuya kısaca değinerek sözümü bitirmek istiyorum

Yukarıda Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazıyı kaç kişi gördü, kaç kişi okudu bilmem mümkün değil ama esas değinmek istediğim nokta yalnız İstanbul’un değil hemen hemen Türkiye’de her kentin sokak kedileri vardır. Kedilere gözümüz aşinadır, kimileri onları evine almadan besler. Sokak kenarlarında yer yer derme çatma kedi kulübeleri, barınakları vardır. Kaldırım kenarlarına konan kedi mamaları ihtiyacı, yerli kedi maması üreten tesislerin kurulmasına yol açmıştır ama kimsenin akına kediler üstüne film yapmak fikri gelmemiştir. Neden? Sokak kedileri ister yabani olsun, ister sokulgan olsun  bizler için yeknesak, her gün göre göre gözümüzün alıştığı olağan bir sokak  manzarasıdır. Dışardan gelen birinin sokak kedileri gözüne çarpar, dikkatini çeker ama üstünde fazla durmaz veya bizleri küçümseyen bir nida kafasına yerleşir. Benim tanıdığım bir kaç yabancı dostum, sokak hayvanlarının serbestçe dolaşmalarına hayret etmişti. Bir başka birisi de, “belediye bunları niye toplamıyor” diye sordu. Çoğumuzun hayran olduğu batı kentlerinde dolaşan birinin sokak kedisine rastlaması çok ender görülen bir manzaradır.

Aramızdan birinin Türkiye dışında uzunca bir müddet kaldıktan sonra tekrar aramıza döndüğü zaman, ilk günlerde sokak kedileri dikkatini çekecek belki ama daha sonraları onun da gözü alışacaktır. Kediler filminin yapımcısı Ceyda Torun böyle biriydi. Kedileri fark etti, gördü ve atamızdan biri olmasının avantajını kullandı. Ona birisinin toplumun yapısını öğretmesi gerekmiyordu.

Ben de kendisine aynı gün saat 17:32 de şu cevabi mektubu atmışım.

Sevgili Ergun Abi,

Güzel yazıyı derinlemesine okumaya ve üzerinde düşünmeye çalıştım. Hem de tam “Raven” adlı kitabı eşime hediye olarak aldıktan bir kaç saat sonra. Bu baskısı Arles’da 80 Euro’ya satılmakta. Eşim yazın kargalarla ilgili bir heykel sergisi hazırlıyor, sevineceğini düşündüm. Benim alma nedenim tamamen şahsi idi. Ama yolda Merih Akoğul’a rastlayıp Masahisa Fukase sergisine gitmesini tavsiye edince, fotoğrafçıyı çok iyi bildiğini hatta elinde Kuzgun kitabının çok para eden ilk baskısı olduğunu söyleyince, Merih’in yıllardır Japon fotoğrafına olan ilgisinin ne boyutta olduğunu anladım. 

Şimdi kitabı nasıl bulduğumu söyleyeyim. Neden sevdiğimi söyleyeyim. Önce fotoğrafçının ”fotoğrafçı” kimliği beni etkiledi. Fukase’nin babası önemli bir fotoğrafı Stüdyosu sahibi, emekli olduğunda “Studio’nun”un başına Fukase geçecek. Fukase tereddüt ediyor ve okumaya gidiyorum diye alıp başını başka diyarlara gidiyor. Sonra kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyor; “Ya fotoğrafçı olacaktım, ya da fotoğraf sanatçısı ve karar vermek zorundaydım.” Bütün yaşamını fotoğrafa vermiş, eşi kendisini terk ettiğinde 6 ay boyunca gergin bir şekilde sabahtan akşama kadar 1000 mm teleobjektifi İle gökyüzünde kuzgun avlamış. Kuzgunun iki dünya arasında bir sembol olduğunu anlamış. Yaşayanlar için ölümü (eşinin yok oluşu), ölü ruhlar için ise hayatı temsil eden bu “kapkara yaratığı” gece gündüz demeden, yeryüzünü ve gökyüzünü tarayarak resmetmesi neyi gösterir ki? Sergisinde kargaları kartpostallara basıp, uygun bir yerine renkli fosforlu kalemlerle karga desenleri çizmiş. Depresyondan kurtuluş aşaması mı desek? 

Neyse lafı uzatmayalım. Karga kitabını sevmemin başlangıcı Fukase’nin kişiliği ve fotoğraf tutkusu ise, ikinci nedeni çok güzel serilere imza atmış olmasıdır. Yani özetle Fukase sağlam bir fotoğrafçıdır ve güzel işlere imza atmıştır. Serilerinden bir tanesi “Hibi” adını taşıyor. Fotoğraflarını çektiği duvar çatlaklarını boyamış ve yeniden başka biçime sokmuş. Bu “Hibi” (Günlük) eserlerini sergilediği “Private 92” sergisinden çok kısa bir süre sonra merdivenden düşmüş, beyin kanaması nedeniyle 20 sene yoğun bakımda yaşamış. Çektiği karga fotoğraflarına tek tek baktığımda ben de ilk reaksiyon olarak “eee yani” dedim ama serinin tamamına bakınca “şimdi tamam, olmuş hem de çok güzel olmuş” dedim.

O fotoğraflardan aldığım heyecan, siyah beyaz lekelerin dağılımı, bizde genellikle soğuk bir duygu uyandıran kargalara başka gözle bakmama neden oldu. Hitchcock’un kuşlar filmindeki korkudan ziyade bir hüzün, bir yalnızlık ve bir başka dünya duygusu içimi sardı. İşin içinde Nostalji de var mıydı bilemiyorum. Bir fotoğrafa bakarken sadece o fotoğrafa değil, o fotoğrafın arkasına, fotoğrafçısına da bakmak gerekir diye düşünüyorum. Onun için fotoğrafçının bir iki fotoğrafından yola çıkarak onun eserlerini değerlendirmek bence eksik kalır diye düşünüyorum.

Kuzgun kitabının bu kadar değerli olması sanatçı fotoğrafçının imzasının, kaşesinin pahası ile ilgili bir şey olsa gerek diye de düşünüyorum.

John Berger’in “Görme biçimleri” konusunda size yüzde yüz katılıyorum. Kütüphaneme 40 yıl önce giren (hatta 2 tane) yıllar içinde defalarca okumaya teşebbüs edip 2 veya 3. sayfasından öteye gidemediğim bir kitap. Nedeni de tamam çevirisinin özellikleriyle ilgili. Bu değerli sanat insanını yakın bir süre önce kaybetmiş olmamız bana bu kitabı okumadan anlamamı sağladı. Pera Müzesi’nin gösterdiği, John Berger’in kendi görüntüleri ve sesiyle izlediğim o 2 film ne demek istediğini anlamama yardımcı oldu desem yalan olmaz. Ama o da biraz. Şimdi ne anladın derseniz biraz düşünmem gerekir. Kendisi görsel öğeye felsefi boyutta yaklaşmış bir ressam. Daha çok da bir feylezof. Günümüzde ticari yaklaşımlar, cinsellik, reklamlar; görselliğin gerçek boyutundan daha başka boyutlara taşındığını gösteriyor, düşündürüyor. Özet olarak benim anladığım bu şekilde ama bu pilav daha çok su kaldırır.

3 gün sonra 7 Temmuz saat 8:57 de Ergun abi den şu mektup gelir yazısı parçalıdır.

Kafamdakileri sana parça parça yazabilirim bugünlerde hayatımın akışından ötürü konsantrasyon zorluğu çekiyorum yani çok şey yapmak isteyip hiç bir şey yapamamak. Nedenleri çeşitli ama sonuç bu.

Fukase’nin kitabının bana bunca yıldan sonra gösterdiği şey “iyi bir şeyler yapabiliyorsan, hiç bir fotoğraf panayırına ihtiyacın yok” (Arles / Perpignan / Mois de Photo / London Photodays  v.s.+ v.s. gibi) Ancak, ihtiyacın yok derken çözüm nerede diye sorarsan düzgün ve doyurucu bir cevabım yok . Ben, fotoğrafçı kariyerimde bir kaç defa ölümle burun buruna geldim. Birinci seferinden sonra kafama takılan “bu işi niye yapıyorsun?” sualinin cevabını hala arıyorum ve bugüne kadar tatmin edici bir cevap bulamadım. Para kazanmak için dersen?  Para kazanmak için bundan daha aptalca bir meslek olamaz, hele bu ülkede. Benim gibi tiplerin yapmaya çalıştığı şey, özel bir pasta fırını işletmek, sadece gurme ve gırtlağına düşkün paralı insanların canı çekerse uğrayacağı bir yer ama öte yandan ekmek fırını işleten yerler var (bazı arkadaşlarımızın olduğu gibi). Bu yerlerin gurmelere ihtiyacı yok çünkü insanlar karnını doyurmak zorunda yani reklamcılık 

(arkası öğleden sonra) 

4 gün sonra  11 temmuz da klavyesinin başına tekrar geçmişti;

Sana öğleden sonra dedim ama aradan epey zaman geçti, yukarıda kendime hep sorduğum “bu işi niye yapıyorsun” sorusunu başka kişilerde sormuş

http://time.com/4839246/photographers-passion/

Reklamcılık ve moda fotoğraflarının dışında bugün ülkemizde geçim sağlayacak başka bir fotoğraf alanı yok.  Bu başka boyutlarda dış ülkelerde de devam ediyor, reklamcılık ve moda fotoğraflarına bir başka alan daha eklemeliyim, düğün fotoğrafçılığı. Özellikle Amerika’da başka alanlarda çalışan fotoğrafçılar (fotoğraf kitabı yapanlar veya foto muhabirleri gibi) yaşamlarını devam ettirebilmek için düğün fotoğrafçılığına başladılar. Acı ama gerçek .

Tekrar Fukase’ye dönersek bugün fotoğrafta yeni bir şey  söylemek güç, ortaya durmadan saçma sapan şeyler çıkıyor, herkes yeni bir şey arıyor… Fotoğrafın kendisi medya malzemesi oldu, tıpkı bir ressamın paleti, boyası. fırçası gibi . Fotoğraftan Cindy Sherman, Andreas Gursky gibi büyük para kazananlar var ve bu insanların fotoğraf dünyasına ciddi katkıları olmamasına karşılık sözüm gelişi bir Ansel Adams / Cartier Bresson fotoğrafından daha fazla bunlara kıymet biçiliyorsa, bunu digital evrime borçlular. Eğer bugün Fukase yaşasaydı, KUZGUN’u bir ay önce piyasaya sürülseydi ne kadar ilgi çekerdi? Akademik ve mantıkta yeri olmayan bir soru ama bugünün fotoğraf pazarı, koleksiyonerlere fotoğraf satmağa uğraşan tiplerle dolu ancak  o koleksiyonerlerin neler topladığını görürsen şaşırırsın. (Elton John’ın koleksiyon kitabındaki fotoğraflar beni şaşırtmış, ister istemez niye bunları toplamış sorusu kafama takılmıştı) Dünyadaki tüm koleksiyonerler bu yargı altında toplamak doğru olmaz, ancak diğer bir deyiş ile çağın beraberinde zevklerde değişiyor. Hızlı ve çabuk yaşanan bir çağda sanatın (fotoğraf dahil) bundan etkilenmemesi mümkün değil.

(devam edecek )

Çünkü kimde para ve sermaye varsa onun zevki geçerli olacak. Ülkemizde bunun iyi bir örneğine değinirsek, bir dönem fotoğrafçılar reklam ile foto muhabirlik dünyasına sıkışıp kalmıştı . Serbest fotoğraf olarak işlerini yayınlayacak ortam yok sayılacak kadar kısıtlıydı (bugün hala geçerli), ender çıkış noktalarından biri şirket ve bankaların bastırdığı takvimler ve Şakir Eczacıbaşı’nın yıllık ajanda niyetine çıkardığı resimli kitap benzeri bir şeylerdi. O dönem benim tanıdığım, fotoğrafla uğraşanların tümü, bu yoldan geçimini sağlayan kişiler takvim fotoğrafçısı olmaya çalışırken, bu işten iyi para kazanan bir kaç kişiden biri olan Sami Güner’i kendilerine örnek alınan kişilerdi. Ekonomik zorlamalar, kültür düzeyi,  yurt dışına seyahat etmenin imkansıza yakın zorluğu Türkiye’de fotoğrafın uzun yıllar Sami Güner, Şakir Eczacıbaşı makası içinde sıkışıp kalmasına neden oldu. 

Elektronik çağdaki bu sürat, kalıcı bir şeyi yaratmanın şartlarını gittikçe zorluyor ve bugün çekilen fotoğrafların çeşitli nedenlerden yüzde doksanı gelecek yirmi yıl içinde kaybolacak. Genel akım, “bugün bakılıp yarın unutulacak fotoğraf” olması için teknoloji devleri bireyleri zorluyor. Bugün geçerli olan teknik ile üretilen fotoğraflar, ilerde gelişen teknik alana yatırım yapılıp, yeni teknolojiye transfer olmazsa kaybolup gidecek. Yukarıda sözünü ettiğim şartlar göz önünde tutulursa yeni bir Fukase benzeri kitabı yaratmanın  güçlüğü daha  iyi anlaşılıyor

(devam edecek )

demiş ama yazısının devamı gelmedi. Yazışma bu kadarıyla kaldı . O dönemde Japon fotoğrafçılığı ile ilgili bir sergi vardı MEP’de (Maison Europeenne De La Photographie), bu sergi bilgisini kendisine gönderdim .

https://www.mep-fr.org/event/memoire-et-lumiere/

Ancak buna da bir cevap gelmedi. Daha sonra araya giren onun ve benim çeşitli yolculuklar ve ayrılıklarımız bu güzel atışmaları maalesef yarıda bıraktı. Hayatta olup bu felsefi fotoğraf dertleşmelerini yapabilmeyi ne kadar isterdim. Bu güzel insan ve büyük fotoğrafçının ışıklar içinde yatmasını diliyorum

Mehmet Ömür

Kompozisyon kuralları fotoğrafçılıkta sürekli duyduğumuz öğrenmeye çalıştığımız önemli kurallardır. Altın oran başta olmak üzere bize sürekli kompozisyon kurallarından bahsedilir. Ciltler dolusu kitaplar sunulur. Ufuk çizgisi, ritim, doku, perspektif gibi biçim öğeleri ve fon kullanımı, boşluklar, yaşam öğesi ve kritik an gibi içerik öğeleri anlatılır durulur. Hatta daha neler neler.

Aslında resim olsun, illüstrasyon veya fotoğraf olsun herhangi bir görüntüde renk, doku, denge, ritim, vurgu, hacim, form, oran, bütünlük, aydınlık-karanlık gibi özellikler ve ortak değerler vardır. Başlangıçta fotoğraf çekerken bunlara dikkat etmemiz öğretilir. Biz de fotoğrafı nasıl çekeceğimizi planlarken bu özellikleri düşünüp öyle çekiyoruz.  Oysa o fotoğrafa bakarken nedense o kadar düşünüp zaman harcamayız.

“Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak deniyor. Ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?”

Walter Benjamin

Oysa fotoğrafın görsel dilini çözmeye çalışırsak fotoğraf bize diğer yüzünü yani anlatmak istediği şeyleri gösterecektir.

Fotoğrafın metin okumak gibi çok zengin başka bir yüzü daha vardır. Fotoğrafçının yapmak istediği de zaten budur. Fotoğrafçı bir derdini anlatmak istemektedir. Bizim de bu derdi anlamak gibi bir niyetimiz olmalıdır.

Fotoğrafçı izleyicinin dikkatini çekmek, duygularını uyandırmak için fotoğraftaki tüm unsurları oluşturmaya çalışır. Kadrajını, kompozisyonunu ayarlar.

Fotoğraf temelde gerçeği gösterdiğini iddia eder. Ama diğer taraftan fotoğrafçı da bize bir şey göstermeyi amaçlamaktadır. Bu ikisi bazen farklı alanlara kayıp çatışabilir.

Bir fotoğrafı okurken fotoğrafın gösterdiğinden(buna görsel dilde denotasyon denilir) çok fotoğrafçının yorumunu(buna da görsel dilde connotasyon denilir) çözmeye çalışırız.

Aslında fotoğrafların nasıl okunacağı ile ilgili kesin bir şey yoktur. Fotoğrafı okumaya hepimiz farklı yaklaşırız. Hepimizin fotoğrafı okuma konusunda dağarcığımızdaki bilgiler farklıdır.

Örneğin tarihi bir fotoğrafı okuyacağımız zaman fotoğrafın çekildiği dönemi biraz da olsa biliyor olmamız gerekir. Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçının alt yapısını da biliyor olmamızın faydası vardır.

Diğer taraftan sosyal içerikli bir fotoğrafı okurken ve fotoğrafçının anlatmak istediklerini anlamaya çalışırken kullandığı tekniklerini de dikkate alarak okumanız gerekebilir.

Fotoğrafı okuyanlar, fotoğraflar ve fotoğrafçı ile ilgili çok değişik görüşler bildirebilirler, farklı yorumlar yapabilirler, bu normaldir. Diğer taraftan aynı fotoğrafa bakan bir kişi farklı zamanlarda fotoğrafı farklı olarak değerlendirip farklı anlamlar çıkarılabilir. 

Peki fotoğraflar nasıl okunur?

Bu konuda çok katı kurallar olmamakla birlikte bazı yol gösteren kurallar vardır. Bu kurallar temelde üç boyutlu hatta zamanı da işin içine katarsak dört boyutlu görüntüyü iki boyut üzerinde nasıl temsil edildiğini anlamaya yöneliktir. Görsel elemanları ve sembolleri nasıl yorumladığımız önemlidir. 

Amerikalı sanat eleştirmeni Terry Barrett fotoğraf okumada bize rehberlik edecek edecek kuralları şu şekilde bir formüle sokmuştur. Konu + Şekil veya form + Ortam/medium + Bağlam = İçerik’i oluşturur.

Konu + Şekil/form + Ortam/medium + Bağlam = İçerik

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

1- Konu

Fotoğrafı şu şekilde okumaya çalışabiliriz. Fotoğraf nerede çekilmiştir? Fotoğrafta kimler vardır? Neler vardır? Bunları beynimizde veya bir kağıt üzerinde alt alta bir listeleyebilir miyiz? Mantıklı bir şekilde nasıl sınıflandırabiliriz?

Fotoğraftaki insanlar, etkinlikler ve nesnelerle konular arasında bir ilişki var mıdır? Birbirlerine dokunuyorlar mı, birbirlerine bakıyorlar mı, konuda bir düzen mevcut mu, bunlar incelenir.

Fotoğrafa da bakarken kadrajın içinde neler olduğu inceleriz. Bu arada fotoğrafta olmayanları da düşünmek lazım. Bazı şeylerin kasıtlı olarak mı? bilinçli olarak mı? çerçeve dışında bırakılıp bırakılmadığını düşünmemiz gerekir. Fotoğrafçı fotoğrafta görülmeyen öğeyi acaba mecbur kaldığı için mi kadraj dışında bıraktı?

Örneğin yerdeki gölge arkasındaki büyük bir ağaç olduğunu gösterir ama belki bu ağacı kadraja sığdırmak mümkün değildir o nedenle o ağacı görememekteyiz. Bir başka fotoğrafta da çocuk yalnız başına top oynarken acaba sahiden yalnız mı oynuyor yoksa arkadaşı bilinçli bir şekilde kadraj dışı mı bırakıldı bunu anlamaya çalışabiliriz.

2-Şekil/Form

Fotoğrafta nasıl bir kompozisyon oluşturulmuştur?.

Fotoğraf doğası gereği bizi bir çerçeve içinde çalışmaya zorlar. Neleri dahil edip neleri hariç tutacağımıza karar vermek zorunda kalırız. Kadraj içine koymaya çalıştığımız ve önemsediğimiz objeler izleyici yönlendirir.

Kompozisyon teknikleri ve fotoğrafçının kompozisyon yaratma çabaları ve bu yolla anlatmak istediklerini gösterme teknikleri ise çok geniş bir konudur. Kompozisyon konusu başlı başına bir konudur ve yüzlerce kitap yazılmıştır.

Fotoğrafı okurken fotoğrafçının çerçeve içinde neyi vurgulamayı arzu ettiğini ve buna hangi teknikle yaklaştığına dikkat etmemiz gerekir.

Çerçeve içinde konunun yerleşimi, alan derinliği, odak kullanımı dikkatle incelenmelidir. Fotoğrafçı bir nesneyi vurgulayan ve başka bir nesneyi ise  vurgulamayan, flu bırakan bir odak uzaklığını kullanması anlamlı olabilir.

Bazen fotoğrafçı fotoğraf çekmeden önce bilinçli olarak öğeleri yerleştirebilir ve kurgu yapabilir. Bu daha çok natürmort, reklam çekimleri ve portre konularında geçerlidir. Başka durumlarda eğer sahneye düzenliyemiyorsa fotoğrafçı perspektif seçerek bu objeleri belirli bir şekilde görmemizi sağlayabilir.

Işık ve gölge de bir fotoğrafın içindeki nesnelerdir. Bu yüzden bir fotoğrafı okurken bu faktörleri de, yani ışık ve gölgeleri de dikkate almanız gerekir. Işık ve gölgeler nasıl ve nerelere düşürülmüş, nasıl şekillenmişlerdir? Bunlara dikkat etmek gerekir. Fotoğrafçı bunları kullanarak bir şeyler söylemek istemiş olabilir.  Bunlar bize fotoğraf ve hikayesi hakkında neler anlatmaya çalışıyor düşünmemiz gerekir. 

3-Medium/Malzeme

Fotoğrafı çekerken hangi malzemeler kullanıldı ve hangi işlemler yapıldı. Bir de bunlara bakalım. Sanat yapmak için kullanılan malzemeler ve süreçler farklı olabilirler. 

Kameranız dijital mi analog mu? Filmle fotoğraf çektiyseniz bunun formatı nedir? Banyosu nasıl yapılmıştır? Daha başka  bazı ayarlamalar yapılmış mıdır? 

Edit dediğimiz yani fotoğraf çektikten sonra yapılan ayarlama ve  müdahaleler nelerdir. Fotoğrafın sunumu da önemlidir.  Bir fine art fotoğraf kağıdına mı bastık yoksa internet üzerinde paylaşmak üzere hazırladık? Kağıdın boyu, türü ve çerçeveli olup olmaması fotoğrafın okumasında çok önemlidir. Çünkü yapılan tüm bu seçimler fotoğrafın ruhunu değiştirebilir.

Tarihi fotoğraflar doğal olarak siyah beyaz olacaktır ancak günümüzde fotoğrafları siyah beyaz çekmeye veya siyah beyaza döndürmeye hakkımız vardır. Sonuçta her şey fotoğrafçının seçimini ve fotoğrafının hikayesini anlatmak için tercihlerini gösteriyor. Bize düşen görev de bunları anlamaya çalışmak olmalıdır.

Yüksek ISO değerli, yani grenli mi çekildi yoksa çok ince grenli mi? Fotoğraf renkliyse renkler zenginleştirilmiş mi değiştirilmiş mi? Fotoğraf cep telefonuyla mı çekildi yoksa büyük format bir kamerayla mı çekildi? Bütün bunların bizim için bir önemi var mı yok mu? Bu konu da düşünülmelidir. Çünkü bu ayrıntıların hepsi önemlidir. Fotoğrafçı belli bir şeyi vurgulamak için balık gözü mü kullandı? Bunların hepsini ayrı ayrı  düşünerek değerlendirmek gerekir.

Fotoğrafçının tercihleri bize fotoğrafçının amacı hakkında bir şeyler bir takım fikirler veriyor mu?  Fotoğrafın çekildiği tarihi aşağı yukarı anlamaya çalışmak da bu fotoğrafı değerlendirmemiz açısından bize yardımcı olur.

4-Bağlam

Burada dikkat edeceğimiz şey fotoğrafın çekildiği koşulları incelemektir. Bağlam fotoğrafın çekildiği koşulların geniş bir şekilde ele alınmasını içerir. Burada fotoğrafın çekildiği yerin ve zamanın kültürünü de biliyor olmak gerekir.

Bir örnek vermek gerekirse önemli bir gıda maddesinin (mesela istakoz) 1800 lü yıllarda çok nadir bulunduğundan içinde istakoz olan bir natürmort fotoğrafı bir zenginlik ifadesidir oysa açlık krizi olan bir bölgede çekilmişse burada bir vicdansızlık söz konusudur. Bu gibi durumlar farklı yorumlar getirmemize neden olmalıdır.

Bir örnek vermek gerekirse babasının kucağında uyuyan bir çocuk bir hastane koridorunda bekliyorsa farklı, bir metro koltuğunda görüntü söz konusu ise farklı ve bir parkta çekilmişse farklı şekillerde değerlendirilebilecektir.

Bağlam konusunda bir savaş fotoğrafı okuması söz konusuysa burada da bağlam daha derin ve  kompleks bir konu haline gelir.

Savaş fotoğrafını çeken foto muhabiri yabancı bir foto muhabiri ise farklı veya yerel bir gazeteci ise başka türlü değerlendirilecektir. Çünkü iki gazetecinin farklı bakış açıları olduğunu biliyoruz ve buna göre okumamız gerekiyor. Aynı şekilde gizli çekilen bir fotoğrafın anlattığı hikaye basın kuruluşu için çekilen bir fotoğraftan farklı olacaktır.

Ortamı düşünürken, fotoğrafın nerede ve nasıl görüntülendiğini de düşünün. Aynı fotoğraf, bir galeriye asılmasına, bir dergide basılmasına veya kişisel bir web sitesinde görüntülenmesine bağlı olarak farklı yorumlara yol açabilir. Bir seyahat dergisinde veya çevre bilincini savunan bir  afişte görüntü olarak kullanılmışsa aynı fotoğrafı nasıl okursunuz? Fotoğraf tuval üzerine 6 metre genişliğinde basılmış, çerçevelenmiş ve bir sanat galerisine asılmışsa, okumanız farklı olur mu?

Bağlam ayrıca bir fotoğrafçının fotoğrafı çekerken niyetini de içerir. Niyet, kesin bir anlam göstergesi değildir, ancak bir fotoğrafta okunan şeye kesinlikle katkıda bulunur. Bir fotoğrafçının çalışması, o fotoğrafçının niyetinin ve bilinçli ilgisinin ötesindeki etkilerle de şekillendirilebilir. Richard Avedon, “Amerikanın Batısı” kitabının fotoğraflarını çektiğinde Amerikanın batısına yeni bir bakış sunmayı amaçlıyordu. Bununla birlikte, Avedon’ın Batı’daki işçi sınıfının sıkıntılarını ve ıstıraplarını gösteren fotoğrafları sömürü yapıyor diye eleştirildi çünkü Avedon’un bakış açısı ticari bir fotoğrafçı bakış açısıydı. Bu eleştiriler  okuma şeklinizi değiştiriyor mu? Avedon, Amerika projesine başlamadan önce önemli bir hastalık geçirmişti. Bu onun fotoğraflarını farklı okumamıza neden olur mu?

Bir fotoğrafın hikayesi, fotoğrafa bakan kişi tarafından da şekillendirilir. Görüntüleri kendi dünya görüş ve değerlerimiz açısından okuruz.  Buna benzer bir  şekilde, muhtemelen Ukrayna’daki çatışma fotoğraflarını Ukraynalı olanlardan farklı şekilde okurdunuz. Bu, belirli bakış açılarının diğerlerinden daha geçerli olduğunu ya da fotoğrafçının bakış açısının tek doğru görüş olduğunu göstermez. Edward Weston, çektiği yeşil biber natürmort fotoğraflarına cinsel anlam katmaya çalışanlara karşı çıkmıştı. Weston bu nesnenin olduğu gibi fotoğraflandığını iddia etti. Birçok kişinin Weston’ın biberlerinde cinsel özellikler  gördüğü gerçeği, fotoğrafa bakan kişinin de fotoğraf kadar önemli olduğunu gösteriyor. Peki, eğer Weston biberleriyle ilgili cinsel imge yaratmış olmayı istemediyse, bu o fotoğraf bakan  kişinin yanlış olduğu anlamına mı geliyor?

5-İçerik: Fotoğraf Ne Anlatıyor?

Bir fotoğrafın konusunu, biçimini, ortamını ve bağlamını birlikte değerlendirerek, bir fotoğrafın içeriği hakkında bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Fotoğrafları inceleyerek kadraj içinde yer alan görseli kelimelerle ifade edebiliriz. Bir fotoğrafta sıklıkla anlam sezebiliriz, ancak bir fotoğrafı okumak için zaman ayırmak bize genellikle fotoğrafın kendisi ve fotoğrafın veya fotoğrafçının ifade ettiği şeyler hakkında daha fazla fikir verecektir. Fotoğraf okumayı öğrenmek fotoğraf çekmemize yardımcı olur. Görsel okuryazarlığın ne olduğunu anlamak, bir fotoğrafı değerlendirmek kadar fotoğraf çekmeyle de ilgilidir.

Bazı fotoğraflar karmaşa içerir ve bu fotoğrafların okunması zor olabilir. Görüntüdeki tüm ayrıntılar görülmeyebilir. Minor White, bir nesneyi olduğu gibi fotoğrafladığımız halde bir izleyicinin, bu nesneyi  başka bir şey gibi yorumlanabileceğini savundu. Alfred Stieglitz ise duygusal bir tepkiyi kışkırtmak amacıyla nesneleri fotoğrafladığımıza inanıyordu. Fotoğrafçının istediği veya izleyicinin üstlendiği analiz düzeyine bakılmaksızın, görsel okuryazarlıktaki becerilerin geliştirilmesi, bizi hem fotoğraf çekmede hem de fotoğraf okuma konusunda çok daha fazla geliştirecektir.

Özetlersek;

Fotoğrafa bakmak ile fotoğrafı okumak farklı eylemlerdir. Okuduğumuzda analiz ederiz, neden iyi bir fotoğraf olduğunu anlarız. Kompozisyonu analiz ederiz, çizgileri, eğrileri değerlendiririz. Gözümüzün dolaştığı yerleri düşünürüz.  Ana konu nedir, bu fotoğraf hoşumuza mı gidiyor yoksa beğenmedik mi? Nesini beğenmedik? Fotoğrafçı bu fotoğrafta benim görmediğim bir şeyi mi gördü? Fonda, orta ve ön planlarda neler oluyor? Öğeler üst üste mi binmiş yoksa belirli bir düzende mi duruyor?

Fotoğrafa bakan kişi olarak aktif olmalı, analiz edip daha sonra değerlendirme yapmalıyız. Bunu sinemada film izlerken de yapmalıyız. Filmi sadece izlememeli inceleyip yorumlamalıyız. Eric Kim adlı fotoğrafçı film izlerken ekran kaydı alıp o kayıt üzerinde çalışıyor. Görüntü nasıl oluşmuş bunun üzerinde düşünüyor. Bir fotoğraf kitabına bakarken de bunu yapabiliriz. Beğendiğiniz fotoğrafı okumaya çalışmalıyız. Neden beğendik, teknik açıdan neler var düşünmeliyiz.  Kompozisyonuna bakıp çizgileri, aydınlık- karanlığı, renk paletini ve renk kontrastını değerlendirmeliyiz. Derinlik ve katman varmı? Bunları anlamaya çalışmak bize yarar, fotoğrafçılığımız gelişir.

Fotoğraf konusunda üretici mi olmak istiyoruz yoksa tüketici mi bunu düşünmeliyiz. Yeni bir fotoğraf makinesi yerine 2-3 fotoğraf kitabı almalıyız diye düşünüyorum. İyi fotoğrafları inceleyip, kendi fotoğraflarımızı da incelemeliyiz. Neyi iyi yapmışsınız, neyi kötü yapmışsınız anlamaya çalışmalıyız. Özetle fotoğraf çekelim, başlangıçta fotoğrafçı gözümüz gelişene dek çok fotoğraf çekelim, çok fotoğrafa bakalım. Fotoğraflara bakalım, filmleri izleyelim. Fotoğrafçı gözümüzü oluşturalım. Görsel dili, lisanı öğrenelim. Hepsi budur.

10 maddede Çaylak Hocadan acemi fotoğrafçıya fotoğraf dersleri beni yıllarca önce hazırladığım bir seri önerileri kapsıyor. Fotoğrafla ilgilenenlerin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm için buraya taşımaya karar verdim.


1-Ters ışık veya siluet fotoğrafı


1-Acemi fotoğrafcısın ve fotoğraflarını hep arkandan gelen ışıkla çekiyorsun. Çünkü ilk önce bunu öğrendin. En iyi fotoğrafın böyle çekildiğini sanıyorsun.2- Oysa ters ışık diye bir şey var. Ters ışık fotoğraflarının en önemli avantajı sadeliktir. Siluet kelimesi ise fransızcadan gelme olup gölge anlamına kullanılır. Işığı tam karşımıza alarak da çok güzel fotoğraflar çekebiliriz.3-Ters ışıkla gölge oyunları yapıp ışıkla oyna.. Ters istikametten gelen ışık uzun gölgeler oluşturur. Fotoğraf çekerek sonuçlarına bak. Normalde sıkıcı olan bir fotoğrafı ters ışık oyunlarıyla daha ilgi çekici hale getirebilirsin.4-Ters ışık gözünüze direkt girdiğinden gözünüze zarar verebilir. Bu nedenle ışığa doğrudan bakmaman lazım. Sensöre de belki biraz olumsuz etki edebilir ama boşver o kadar güzel foroğraflar çekeceksin ki değecek.5-Güçlü ve anlaşılır hatları olan, iki boyutlu şekli ile yeterince ilgi çekici bir konu bul. Silüetlerin renkleri, dokuları ve tonları olmadığından en azından biçimleri ile farklılık yaratmalıdır.6- Sakın yanlışlıkla da olsa flaşını açma, o zaman siluet fotoğrafı çekemezsin. Silüet için mükemmel ışık konunun gündoğumu veya günbatımına doğru yerleştirilmesi ile elde edilir.7-Silüet çekimi yaparken birden fazla şekil ve obje var ise birbirinden ayrı durmalarını sağlaman gerekir . Yoksa örneğin araba önünde duran bir insan çektiğinde, ne araba ne insan, hilkatgaribesi bir şekille karşılaşabilirsin.8-Siluet üzerinde netleme bazen zor olabilir. O zaman objektif üzerindeki manuel netlemeye geç, elle netleme yaparak konunun doğru netlemesini yapabilirsin. Gözün bozuksa sorun yaşarsın.9-Işık ayarını yapmakta zorlanırsan önce tam otomatik modda makinenin verdiği diyafram ve enstantaneyi dikkate al ve o ayarları manuel çekime koyup öyle çek. Beğenmezsen bir stop yukarı ve aşağı çekerek deneme yapabilirsin. 1 stop nedir? dediğini duyar gibiyim. Başka bir derste de o konuya değiniriz.:))10-Konunu sade bir ön planda ve parlak bir arka plan önünde güzel bir kompozisyonla kadrajlamalısın. İşte hepsi bu kadar. haydı sahaya:))

2-PORTRE FOTOĞRAFI


1-Doğal ışık kullanmaya çalış. Ama ışığın kullanılması biraz tecrübe ister. Doğrudan güneş ışığı yüzde sert ve kötü gölgeler oluşturur. Onun için direkt güneş ışığından kaçınmalısın. Gölgedeki yerlere ışığı parlak bir madde ile düşürebilirsin. Bunun için yapılmış reflektör denilen aksesuarlar var. Fiyatları Sirkecide 20–30 TL arası olsa gerek. Zoom ithalat getiriyor Lastolite marka gümüş ve altın tonları var. Bunlardan kullanırsan portrelerine profesyonel havası verirsin. Havandan yanına yaklaşılmaz o zaman☺2-Flaş da kullanabilirsin. Flaşlı portreler de başarılı sonuçlar verirler makinedeki fiil-in denilen flaşı kullan, dolgu ışık denilen bir ışıkla aydınlatmış olursun. Işık ve gölgeler çok güçlü ise dışarıdan güçlü bir flaşa ihtiyacın var demektir. İste bir masraf daha☺) 3-Bu dış flaşı yaratıcı bir şekilde kullanabilirsin. Modelinin sağından veya solundan patlatarak stüdyo etkisi yapabilirsin. Bunun için flaşı makinenden ayırman gerekir ve bir kablo ile modelin yanına götürmelisin.4-Ring flaş bulursan onu da kullan çünkü modelin arkasında güzel yuvarlak bir gölge oluşturuyor. Ring flaş lensin etrafına takılan daire seklinde bir flaş daha çok tıbbi amaçlı veya makro çekimlerinde kullanılıyor. Diş hekimleri de bu flaşı kullanırlar. 5-Tabii porte fotoğrafçılığında en iyi yer stüdyodur. Neden dersen ışığın en iyi kontrol edildiği yer orasıdır da ondan derim. Soft-box lar, şemsiyeler, güçlü ışık kaynakları her türlü aksesuar hepsi oradadır. Aslında büüyük kentlerde kiralık stüdyolar bulunabiliyor.6-Dış ortamlarda veya evde portre fotoğrafı da başka bire güzellik verebilir çünkü kişiyi kendi ortamında farklı aksesuarlarla çekme fırsatı yakalarsın. Geniş acı kullanırsan daha iyi sonuç alırsın. Ancak çok geniş açılar kişileri deforme eder.7-Modelini serbest bırakıp doğal hallerinde de çekebilirsin veya sen yönetebilirsin. İki yöntemde farklı tatlarda sonuçlar verebilir. Eğer yönetiyorsan modelin rahat etmesini gevşemesini sağla yoksa güzel çıkmaz.8-Türkiye’de pek önemli olmasa bile fotoğraflarını internete koyacaksan ve başın ağrımasın istiyorsan modelinden imzalı bir izin kâğıdı al yoksa günün birinde seni mahkemeye verip para isteyebilir. Avrupa birliğine giriyoruz.9*Modeli nereden bulacağına gelince; arkadaşlarınla idare et. Türkiyede maalesef profesyonel model bulamazsın bulduklarına da paran yetmez.10-Portre fotoğrafçılarının fotoğraflarını incele, nasıl yapmışlar nelere dikkat etmişler incele… Öğrenmenin yaşı yoktur.


3-GECE FOTOĞRAFÇILIĞI

1-Gece fotoğraf çekip restoranların kapısını ağaçların üzerlerini süsleyen neon ışıkların rengârenk dünyasını göstermek isteği oluşur bazen  insanda.  Bu durumda ilk yapılacak iş fotoğraflarını güneşin battığı ilk saat içinde çekmeye çalış. Gökyüzünün « parliement mavisini » yakalamalısın. Çok güzel bir renktir ama yarım saat 45 dakika içinde kaybolur2-Işık az olduğu için tripod kullanmak mecburiyetindesin. Işık ayarını mükemmel yapmalısın her zaman olduğu gibi. Üçayak kullanmak zorunda olduğun zamanlarda  ya uzaktan bir kumanda veya kablo kullanacaksın ki titreşimler makinene aksetmesin. Bu aksesuarların yoksa zaman ayarlayıcısını (timer veya geciktirici de diyebiliriz) kullanabilirsin. Yeni makinelere içindeki aynanın açılıp kapanma hareketi görüntüye yansımasın diye bir düzenek yapmışlar onu da devreye sokabilirsin. İste o zaman dergilerde gördüğün kadar net fotoğraflar çekebilirsin. Ünlü bir fotoğraf gurusuna bakılırsa fotoğrafta başarılı olmak için 24 saat üçayak ve yukarıda saydığım titreşim azaltıcı önlemleri almak gerek. Ama bunun ne kadar zor olduğunu hepimiz kabul ediyoruz.3-Işık ayarını karanlığa göre ayarlayıp flaş patlatırsan hareketi dondurursun ve arkada güzel gece tonlarında renkler olan bir fotoğraf elde edersin.4-Eğer üçayağın yoksa ISO ayarını en yukarıya çek. Bu yüksek ISO ile çekilmiş fotoğraflarda gren veya noise denilen bir sorun oluşacaktır. Fotoğrafının üzerine kum serpilmiş gibi hissedeceksin. Ne yapalım her şeyin bir bedeli var. Üçayağını evde unutmasaydın. Hoş bu grenlenme bazı siyah beyaz fotoğraflara çok hoş bir tat katar ve makbul kabul edilir ama her zaman değil onun için dikkatli ol.5-Gece fotoğrafı çekmeye yalnız çıkma özellikle Beyoğlu’nda başına ne iş geleceği hiç belli olmaz. En azından fotoğrafa dalmışken cüzdanını çekerler.6-Dolunaylı geceleri kolla üçayak üzerinde uzun pozlama yapıp deniz üzerindeki dalga hareketlerinin çok güzel etkiler yaratmasını sağlayabilirsin.7-Işıkla boyama güzel bir oyundur. Bazıları karanlıkta makinelerini sağa sola çevirip değişik ışıkla boyama görüntüleri elde ederler, hatta bunları sanki önemli bir işmiş gibi  sergileyenler de vardır.8-Işıkla yazdırma tekniği basit gibi görünse de gene de deniyim isteyen hoş bir tekniktir. Çok uzun pozlama ile eline bir fener alıp hassas bölgeye sevdiğin bir kişinin adını yazdırabilirsin.9-Trafik ışıkları ve süratle gecen araçların ışıkları da güzel görüntüler verirler. Üçayağını hazırla ışık ayarını iyi hesapla uygun bir noktaya yerleş ve başla çekmeye, kolay gelsin;10-Karanlıkta beyaz ayarında sorun yaşayabilirsin bu durumda çevredeki ışıkların sıcaklığına göre beyaz ayarını manüel yapmalısın. Dene. Sabah erken kalkman gerekiyorsa çok geçe kalma ve üstünü sıkı giyin yoksa üşütür hasta olursun.Sent from Yahoo Mail yasemingok


4-MANZARA FOTOĞRAFI 

1-Ya sabah erken güneşin doğuş saatlerinde veya akşam üzeri güneşin batma saatlerinde ava çıkmalıyız. Renkler yumuşar ve renk dağılımı daha hoş olur. Günün bu saatlerine “sihirli saatler” diyen fotoğrafçılar vardır. 2-Araştır. Gideceğin yerle ilgili ön bilgi topla. Haritaya bak. Gittiğin yerde yürü ve sağa sola bak, dikkatle araştırırsan güzel fotoğraf veren bir nokta bulacağına eminim.3-Manzara fotoğrafında anahtar kelime “kompozisyon”dur. Kompozisyon aynı zamanda fotoğrafın da en önemli konularından biridir.  Bu konuyu ayrı bir ders olarak da işleriz  ama temel fotoğraf kursunda bunları belki de öğrenmişsindir. Muhtemelen diyafram, enstantane ve alan derinliğini de biliyorsundur.4-Neyse kompozisyon denilince de “altın oran” aklına gelsin yani gördüğün alanı üç parçaya böl. Hem yukarıdan aşağıya hem de soldan sağa. Bunu sana yazının sonunda bir şekille göstereceğim o zaman daha iyi anlaşılır.5-İyi bir manzara fotoğrafçısının çantasında bir tane polarize filtre bulunur. Bu filtre mavi gökyüzünde kontrast ve satürasyonu arttırır ayrıca parlak yerlerden gelen yansımaları yok eder. Polarize filtrelerle lenslerimizin çaplarının ayni olması lazım yoksa birbirlerine uymazlar.6-Manzara fotoğrafları geniş açılı lenslerle çekilir ve fotoğrafın en önündeki noktadan en sonundaki noktaya kadar net olması beklenir. Bunu sağlayabilmek için diyaframını maksimum kısman gerekir( yani f:16 ve üzeri); bu şekilde alan derinliğini artırırsın. Ama diyaframı kıstığın için içeri giren ışık da azalacağından enstantane hızını yavaşlatmak gerekir. Bu durumda en ufak bir titremede netlik bozulur… Bu durmda  üçayak veya tripod gerekir. İyi fotoğraf için mutlaka tripod kullanmalısın.7-Manzara fotoğrafında diğer bir sorun da gökyüzünün çok aydınlık olması ve toprağın daha karanlık olması sorunudur. Bizim gözümüz bunu fark edip ayrıntıları görür ama maalesef o kadar para verip aldığımız Canon’lar bu işi o kadar iyi yapamazlar. İnan bana Nikon’lar da öyledir. Bu sorunu çözmek için ND filtreler kullanılıyor; ND natürel dansite demek. Fotoşopta olmayan tek filtre bu diye biliyorum ama yanılıyor olabilirim. Fotoşopta hani her şey vardı ya.8-Manzara fotoğrafı deyince aklına sadece toprak, deniz, kumsal, nehir ve gökyüzü gelmesin. Bu görüntülerin içine insanin varlığını hissettirecek bir şey bulup sokarsan fotoğrafın tadından yenmeyecek hale gelebilir. Kumsalda yürüyen veya uzanmış güzel bir kız veya eski bir kulübe fotoğrafına tat katmaya yeter de artar bile.9-Fotoğrafını çektikten sonra postprodüksiyon denilen bilgisayar muamelesinden geçirmek her zaman fotoğrafı cilalar bu nedenle fotoğraflarını RAW formatında çek ki düzenleme imkânlarını arttır.10-Manzara fotoğrafçılarının kullandığı son bir ipucu vereceğim sana. Makinen tripod üzerindeydi hatırlarsan enstantaneyi 1 veya 2 saniyeye yükseltirsen suların üzerindeki küçük dalgacıklar veya ürpertiler fotoğrafta su yüzeyini pamukla kaplanmış gibi yapar; bu da çok güzel bir etki yaratır. Bu derslik bu kadar. Şimdi  internete gir ve Fay Godwin, Joe Cornish ve Charlie Waite nin işlerine bak. Bakalım beğenecek misin? Google i kullan, istersen Yandex’i de kulanabilirsin ☺Altın oranı anlatan bu krokide kayık altın oran noktasında duruyor. Aslında biraz daha yukarıda 2 çizginin tam kesişme noktasında durması gerekirdi.. Bu altın oran da tartışma konusudur. Konuyu o noktaya değil de fotoğrafın tam da ortasına oturtmuş veya atipik bir yere yerleştirmiş bir çok harika fotoğraf vardır.
10 maddede Çaylak Hocadan fotoğraf dersleri  
Hareketli konu fotograflari
1-Önce çektiğin konuyu öğren. Sportif bir olay çekiyorsan o sporun kurallarını en azından temel kurallarını öğren.2-Olayın en önemli anının oluşacağı noktayı önceden manüel olarak fokusla ve o belirli anda üst üste kareler çek. Makinen foküs yapmayla oyalanmasın. 3-Enstantane sürati 1/500 den yavaş olmamalı.4-“Panning” denilen tekniği uygulamaya çalış. Panning demek makineyi hareketli olayla birlikte aynı yöne doğru hareket ettirmek demektir. Bu sayede olayın arkasındaki zemin hareket duygusu uyandıracak bir fluluk alır.5-Doğru yere yerleş. Olayın arka planını iyi hazırla. Arka plan karışıksa fotoğrafın güzel çıkmaz. 6-Uzun odaklı objektifle çekmelisin örneğin 300 veya 400 mm. Uzun süre olay takip edeceğin için bir monopod üzerine koyman yorulmanı engeller.7-Makinenin düğmelerini, ayar yerlerini iyi öğren yoksa kafan “hangi düğme neyi ayarlıyor” konusuyla meşgulken iyi fotoğraflar çekemezsin. Makineni iyi tanı!!!!8-Yeni makineler arkası arkasına çekim yapıyorlar. Çok kısa oluşan bir olayı yakalayacağından bu “mod”u kullan çok sayıda fotoğraf çekmenin sana zararı olmaz kartında nasıl olsa bol yer var.9-Bol bol egzersiz yap, özellikle “Panning” yapmak tecrübe ister.10-Spor fotoğrafçılarının eserlerini incele. İnternette bulabilirsin. Örneğin Eadweard Muybridge, Bob Martin, Tom Jerkins ve Eamonn McCabe’nin fotoğraflarına bak.

5Şehir fotoğrafçılığı ve  mimari fotoğraf


1-Çevrene bir bak.  Şehir yaratıcı fotoğrafçılık için biçilmiş kaftandır. Her gün geçtiğin yollarda, girdiğin dükkânlarda güzel fotoğraflar için fırsatlar yakalayabilirsin. Dikkatle bakman yeterli.. Sadece bak. Tekrar bak şaşırtıcı bir şey görebilirsin. Eğer göremiyorsan birkaç gün sonra aynı yere tekrar git ve tekrar bak göreceksin:)2-Şehirde binalar ve objeler arsındaki boşluklar ilginç şekiller gösterebilir. Buna negatif mesafe denilir. Bu sana anlamsız gelebilir ama pozitif bir şeydir. Negatif mesafeleri gözlemlemek güçlü kompozisyonlar kurmana yardım edebilir. Yeter ki dikkatle gözlemle.3-Yüksek binaları alttan çektiğinde binalar yukarıya doğru yamulmaya ve ortaya doğru yatmaya başlarlar bu perspektif denilen olaydır. Bu durumu düzelten pahalı lensler vardır ama en güzeli fotoşopta düzeltmektir.4-Şehirdeki modern binaların şekilleri ve kullandıkları malzemeler fotoğrafçı için çok güzel ortamlar yaratır. Bunlardan çok güzel soyut (abstre) fotoğraflar çıkar. Ya da uzun fokuslu objektiflerle bu binaların bazı güzel bölgelerini çekersin veya geniş açıyla farklı bakış açılarından çekebilirsin.5-Güneş doğuşunda şehir manzaraları güzel olur. İnsanlar çok azdır caddeler yeni yıkanmıştır veya temizlenmiştir. İnsanların az olması fotoğrafının içine insan koyma demek anlamına gelmiyor tam tersine şehir fotoğraflarında insan görünmesi fotoğrafa anlam katar ve insan boyutu diğer objelerin gerçek boyunu anlamana yardımcı olur.6-Sıradanlıktan uzaklaş şehrin binlerce defa çekilmiş klişe görüntülerini bir kenara bırak. Başka yerlerde gezin farklı görüntülerle karşılaşacaksın..7-Taşıyacağın makina ve lenslerini iyi hesapla gereksiz ve kullanmayacağın aletler seni yorar ve bıktırır. Kullanacağın uygun lens ve tripodu al yeter. Ayakkabıların ve kıyafetlerin rahat olsun. Yanına da sevdiğin anlastığın fotografa meraklı bir arkadaş al.8-Yeni dijital makineler çektiğin fotoğrafların enlem ve boylamlarını fotoğrafın “exif” denilen bilgileri içine yükleyebiliyorlar. Bu bilgileri kullanarak çekilen fotoğrafın google earth de yeri anlaşılıyor. İşte o zaman karın, kocan veya sevgilin hangi saatte nerede olduğunu anlayabiliyor ve o saatte berberdeydim demek de işe yaramıyor:)9-Bazı binaların fotoğraflarını çekmek ve yayınlamak izine tabidir. Özellikle de fotoğraflarını daha sonra satmayı düşünüyorsan mutlaka o binanın yönetiminden izin almalısın. Yabancı ülkelerde bu iş başını hukuki olarak belaya sokabilir. Buna dikkat et. Bazı özel binalarda güvenlik açısından fotoğraf çekilmesine izin vermezler. Bu durumları tam olarak bilemiyorsan aklıselimini kullan. Özellikle resmi ve askeri binaların fotoğraflarının çekilmesi yasaktır.10-Şehir ve mimari fotoğrafçılığında şeytan ayrıntıda gizlidir. Büyük bir binanın tamamını kareye sokmaya çalışacağına önemli bir ayrıntıyı yakalamaya çalışmalısın.

6Siyah beyaz fotoğraf


1-Artık renkli fotoğrafları fotoşopta tek tuşla siyah beyaza çevirebiliyoruz. Tabii bu işin kolay yanı oluyor hani ustaların « tüfek çıktı mertlik bozuldu » dedikleri durum. Hâlbuki siyah beyaz fotoğrafın sanat yani çok kuvvetlidir ve bu fotoğrafı çekmeden önce her şeyi siyah beyaz ve gri tonlarında görmeye çalışıp, öyle düşünüp kurgulamaya çalışmak gerekir; yani kafanda siyah beyaz ve tonlarında düşünerek hazırlanmalı çekmeye… Renkli çekip siyah beyaza çevireceksen bile siyah beyazmış gibi görmeye çalış; bu belki sana biraz  saçma gelebilir ama bunun önemini daha ileride anlayacak ve hocana teşekkür edeceksin. 2-Eskiden film kullanarak fotoğraf çekenler , ( eskiden dedim ama hala çekiyorlar,) bazı filtreler kullanarak duruma müdahale ederlerdi (hala ediyorlar). Örneğin kırmızı renkleri filtreleyen filtrelerle kontrast arttırıyorlar. Sonra da sen bunu fotoşopta yaptığında şike yapıyorsun « mertlik bozuldu » diyorlar. Ama sakın sen onlara karşılık verme ne de olsa onlar ustalarımız. Bunu inanarak soyluyorum çünkü fotoğraf sanatı analog fotoğrafçıların gönüllerini koyarak yaptıkları çalışmalar olmasaydı bugünkü durumuna asla gelemezdi. Bu nedenle onlara şükran borçluyuz. Ayrıca Dijital makinelerle de filtreler kullanılabilir. Bazı gelişmiş fotoğraf işleme programlarında inanılmaz sayıda filtreler bulunuyor. « Nik software » anahtar kelimeyle  internete gir orada ki filtreleri incele.3-Fotoğraflarını  « duotone » da denilen tek renkle boyayabilirsin ama renklerin vereceği etkiyi bilmen gerek. Örneğin mavi soğuk bir hava verir. Sepia denilen hafif sari kahverengi tonlara kaçan renk nostalji demektir ve eski günleri anımsatır. Bunu  fotoşopta deneyerek öğrenebilirsin. 4-Siyah beyaz fotoğrafta başka bir numara daha öğreteyim sana eski karanlık oda fotoğrafçıları bir sürü kimyasal kullanarak açık tonları başka renge koyu tonları başka renge doğru kaydırırlardı. Güzel etkiler elde ederlerdi.  Bugün aynısı fotoşopta yapabilirsin.5-Siyah beyaz fotoğrafta renk yoktur ama doku ve sekil güzelliği ön plandadır. Bu nedenle siyah beyaz fotoğraflar çekeceksen renkleri unut onun yerine şekilleri ve ışığı düşün.6-Makinende RAW formatı varsa siyah beyaz çekerken bu formatta çek çünkü daha sonra bunu çok basit bir şekilde hiç bilgi kaybı olmadan siyah beyaza çevirebilirsin. Tonlarla oynayabilir renk ekleyebilir fotoğrafın köşelerini koyultup (buna fotoğrafçılar “vignet”  yapmak derler ) değişik bir hava verebilirsin.7-Siyah beyaz fotoğrafçılığın alanına infrared fotoğraflar da girer çok farklı bir tat bırakan fotoğraflardır bunlar. Eski makinelerde bir düzenek değişikliğine ihtiyaç gösterirdi simdi fotoşop sağolsun☺8-High key ve low key denilen tekniklerle tek tonda ya çok açık veya çok koyu fotoğraflar çekebilirsin bu gerçekten çok etkili oluyor. Bu sayfanın sonuna  high key tekniği ile çekilmiş bir fotoğrafı ekliyorum. Bu teknikle fotoğraf çekmek istiyorsan önce fotoğrafı çekerken ışık ayarlarını doğru yapman gerekiyor çektiğin konunun detayları kaybolmadan aydınlık çekmelisin sonra fotoşopta değerleri en uca kadar taşımalısın. Bir dene nasılda güzel işler çıkardığını göreceksin☺9-HDR (high dynamic range) fotoğrafBazı fotoğraflarda fotoğrafın yarısı çok açık yarısı da çok koyudur. Hâlbuki sen her yerinin ışığının dengeli olmasını istiyorsun. Açık bölgelerin biraz koyulaşmasını koyu bölgelerin de biraz açılmasını istiyorsun. Bunun için biri aydınlık biri normal ve biri karanlık üç değişik ışık ayarında üç fotoğraf çekmen gerekiyor sonra bu üç fotoğrafı  fotoşopa vermelisin o sana her yeri dengeli ışık alan bir fotoğraf yaratsın. Sen de HDR fotoğraf çektim diye övünebilirsin. 
 10-Çok fazla fotoğraf çekmek parmağında nasır yapmaz bilgisayarında yer tutar hepsi o. Ama senin giderek daha iyi fotoğraflar çekmeni sağlar. Durmadan fotoğraf çekmeyi dene, siyah beyaz bakmaya, siyah beyaz görmeye başlayacaksın, şekilleri ve ışığı daha iyi değerlendirmeye başlayacaksın. Bir gözün yavaş yavaş kararmaya diğer gözün de yavaş yavaş beyazlaşmaya başlayacak.


Çaylak Hocanın Acemi talebesine son dersi


7YARATICI FOTOĞRAFCILIK


1-Hiç böyle de ders olur mu, eski köye yeni adetler mi geliyor  deme. Fotoğraf artık sanat dalı olarak kabul görüyor dolayısıyla yaratıcı bakış açısına sahip olmalısın. Bunun içinde buraya kadar vermeye çalıştığım kuralları burada yıkmalısın. Tabii ki bazı temel kuralları çiğnemeden, yoksa fotoğrafın çıkmaz. Örneğin altın kuralı çiğneyip ufuk cizgini üçte bire değil beşte bire taşıyabilişin. Veya fotoğrafın tam ortasından geçirebilirsin. O zaman fotoğrafın ortasından ufuk çizgisi gecen fotoğraf olur.2-Renklerle oyna. White balans ayarınla oyna. Gündüz fluoresan ışığına ayarla gece güneş ışığına ayarla nasıl farklı fotoğraflar elde ettiğini göreceksin. Frapan, çarpıcı renkleri yan yana getirmeye çalış, etkili fotoğraflar elde edebilirsin.3-Netlik ayarını değiştir. Flu alanlar değişik duygular uyandırır. Bunun için f değeri küçük objektifler kullanmalısın. Flu şekiller ve renklerin birlikteliği güzel fotoğraflar yaratabilir. Aynı görüntüyü bir kaç kez değişik fokus ayarları ve kadrajlarla çek farkları gör. Ders çalışıyoruz ya… Bunlar da ödevlerin olsun.4-Nedense herkes fotoğraflarının net olmasını ister onun için ya üçayak kullanırız veya hızlı enstantane ile çekeriz. Oysa fotoğrafın içinde hareketli bir görüntü oluşursa da çok hoşumuza gider başka bir duygu yaratır. Bunun için enstantaneyi bir veya iki saniyeye ayarlayıp (tabii ışık ayarını hesaplayıp diyaframı ayarını da ona göre yapmalısın) hareketli görüntüler elde etmeye çalış.5-Bazı lensler görüntüleri deforme ederler. Onlardan edinmeye çalış, çocuklar sana doğum günü hediyesi almak istiyorlar, ben onların kulaklarına su kaçırırım.6-Yaratıcı fotoğraflar icin fotoşop bulunmaz bir olanaktır. Bu programı kullanmaya başladıktan sonra göreceksin yaratıcılığına sınır olmadığını göreceksin. Tanrının bir dijital fotoğrafçıya en büyük armağanı fotoşoptur sanıyorum. Corel Photo da fena bir program değil.7-İki fotoğrafın güzel bölgelerini tek fotoğrafta birleştirip fotomontaj yapabilirsin. Fotoşopta bu oldukça kolay. Fotomontaj yapmaya başladıktan sonra isi gücü bırakıp bilgisayarın basından kalkmak istemeyebilirsin.8-Çeşitli objeleri scanner in üzerine koyup taratıp yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edebilirisin. Bunlarla da güzel montajlar yapabilirsin.Evde kendi stüdyonu kurabilirsin. Çok ucuza bir iki ışık kaynağı ile değişik objeleri kullanarak ve değişik ışıklar deneyerek “natürmort” fotoğraflar çekebilirsin.9Fotokritik .com da veya benzeri sitelerde yüzlerce binlerce su ve damlalarla çekilmiş deneysel fotoğraflar var onları da bir incele. Suya yukarıdan bir taş atıyorlar veya su damlatıyorlar suyun yüzeyinde oluşan damlacığı havada yakalıyorlar. Deneyerek ve uğraşarak bir kaç saat içinde öğrenebileceğin bir teknik. Sonra ne mi oluyor. Ben de “damla”nın fotoğrafını çektim diye anlatıyorsun. Ballandırmayı unutma ☺ benzer çalışmaları dumanla da yapabilirsin. 10-Fikir bulmakta güçlük çekersen diğer sanat alanlarından ilham almaya çalış. İpucu vereyim; Hocam Merih Akoğul çok caz dinlerdi.

Siz nasıl bir fotoğrafçısınız? Amatör fotoğrafla var olmanın yolları..

Mehmet Ömür

Günümüz liberal ekonomileri, özgürlük hareketleri bir taraftan insanlara nefes aldırırken diğer taraftan onları benmerkezci yaptı. Her yerde aynı anda olma ihtiyaçları arttı. Narsisistik duyguları kabardı. Başkaları tarafından görünür ve bilinir olmak birçok kişi için fazlaca önem kazandı. Var olmak hatırlanmanın ilk adımıdır. Bir gün yok olacağımızı bilmek, hatırlanmanın önemini arttırmaktadır. Arkadaşlarım arasında yaptığım bir ankette, hatırlanmak için fotoğraf çekenler tüm cevap verenlerin yarısını oluşturuyordu. Görünmek tarihin tüm dönemlerinde önemliydi. Mağaralarda ellerini gösteren insanlar daha sonra yağlıboya tablolarda resimlerini yaptırdılar. Ancak bu yöntem çok pahalı olduğundan sadece kralların, soyluların, burjuvaların ve din adamlarının tekelindeydi.

Fotoğrafın bulunmasıyla beraber bu ayrıcalık ortadan kalktı; sıradan insanlar da portre fotoğrafları aracılığı ile varlıklarını daha sonraki kuşaklara geçirebildiler. Hatırlandılar, ölümsüz oldular. Fotoğrafın en büyük çelişkilerinden biri de budur. Ölmüşsünüzdür ama fotoğrafınız sizi gülerken veya göz kırparken göstermektedir. Gerçekle ilgisi olmayan bir kağıt parçası işte.

Neden fotoğraf çektiğimiz konusu benim gibi birçok fotoğraf çeken insanın da zaman zaman aklını kurcalamıştır. Bu karmaşık bir sorudur. Yukarıda bahsettiğim ankette bunu daha net gördüm. Yüzlerce cevaptan yarısı hatırlanmak için olsa da diğer yarısı sanki beş benzemez gibiydi. İşin sosyolojik ve psikolojik boyutları da dikkat çekiciydi. Fotoğrafçı sanki “İşte ben tam da oradaydım, vardım, görüleni gören ve kaydeden kişiyim” diyerek varlığını kanıtlamak istemektedir.

Fotoğraf artık çok farklı bir yere geldi. Kimya yok oldu. Islak sulu ve karanlık odaların üzerine bir karanlık çöktü. Yerini aydınlık ekranlar, “Lightroom” ve benzerleri aldı. Sosyal medyadaki paylaşımlar sosyal bir deliryuma dönüştü. Fotoğraf saniyenin parçaları süresinde dünya turu yapıp önce Japonya’ya oradan Brezilya’ya ulaşmaya başladı. Kişiler artık sosyal medya ortamında var veya yok olmaya başladılar. Her şey bir yandan sıradanlaşırken bir yandan sıradışılıklar ortaya çıkmaya başladı. Çekilen fotoğrafların değeri “Like” sayıları, fotoğrafçının büyüklüğü de takipçi sayısı ile ölçülür oldu. Her şey birbirine karışmaya başladı.

Bu konular içinde “Neden fotoğraf çekiyorum?” sorusu daha da sorulur hale geldi. Fotoğrafçıları temelde ikiye ayırırsak, profesyonellerin neden çektikleri belli, o nedenle onları geçmeyi yeğledim. Geriye kalanlar yani bizler, fotoğraf severler, amatörler, niçin fotoğraf çekiyoruz? Biraz bunu düşünmek istedim. Profesyoneller konu dışı, amatörlere bakalım! 

Şarap konusuna gönül vermiş, şarap tatmayı da uğraş edinmiş meraklı bir şarapsevere amatör şarap tadımcısı denilir ve bu pozitif bir anlam taşır. Fotoğrafta bu tam da böyle değil sanıyorum. Bazı fotoğrafçılar çantalarına büyük lensler birkaç tane gövde koyup yollara düşerler. Amatördürler ama çantalarındaki malzeme onları sanki amatör değilmişler gibi gösterir. Diğer amatör fotoğrafçılar küçük kompakt fotoğraf makineleri ve hatta şimdilerde cep telefonlarıyla idare ederler ve mutludurlar.

Amatör fotoğrafçılar zaman zaman mükemmel fotoğraflar çıkarabilirler. Çok değişik konularda etkileyici fotoğraflar çekebilirler.

Son 20 yılda dijital fotoğrafçılık ortaya çıktı. Bu dönemden beri üç tane önemli devrim yaşandı. Bu değişiklikler amatör fotoğrafçılarla profesyonel fotoğrafçılar arasındaki sınırları oldukça değiştirdi. Birincisi, fotoğraftaki kimya yerini elektroniğe bıraktı. Banyo yapılan filmler kalktı, yerini küçük veya büyük ekranlardaki pikseller aldı. 200 yıllık kimyanın iktidarı birden sıfıra indi. Sıfırlarla birler hakimiyeti ele geçirdi. İkinci değişim, basın fotoğrafçılığının neredeyse yok olması oldu. 2000’li yılların başından beri birçok önemli sosyal olayı cep telefonlarının çektiği fotoğraflardan takip ettik. Üçüncü devrim sosyal ağların ortaya çıkması ile amatörlerin görülebilirliğinin ve süratle yayılabilirliğinin artması oldu. Bu arada profesyoneller çok yüksek performanslı dijital makinelere geçtiler. Tabii dijitalin getirdikleri daha çok web dünyasına, cep telefonuna ve bilgisayarın oyuncularına yaradı. 

Özetle dijital devrim amatörlere yaradı ve profesyoneller için kriz yarattı diyebiliriz. Günde 4 milyar insan 3 milyar fotoğraf çekiyor. Fotoğraf eskiden seçkin bir zümrenin elindeyden artık dünyanın yarısının günlük uğraşı içine girdi. Demokratikleşip başka boyuta taşındı.

Görsel imgeler dünyanın en popüler medyası oldu diyebiliriz. Artık devamlı bir şeylere bakıyoruz, daha az okuyoruz, daha az dinliyoruz, dilerim daha az sevmiyoruzdur. Bir tarafta fotoğraf makineleri teknik açıdan gelişirken diğer taraftan fotoğraf çekenlerin tecrübesi ve görsel kültürü de artmaya başladı. Dünyanın her yerinde fotoğrafla ilgili yeni yetenekler belirmeye başladı. Bütün dünya futbol oynarsa daha çok kırık pencere ve cam olur, ama yine bir o kadar daha çok Pele ve Maradona ortaya çıkar. Fotoğrafların %85-90’ını cep telefonları ve tabletler çekiyor. Gerisini dijital fotoğraf makineleri çekiyor. Filmli fotoğraf makineleriyle de çekenler var ama onlar vinil plak dinleyen müzikseverler kadar az. Eskiden profesyonellerin çektikleri fotoğraflar kamuya ve basına yönelikti ve koruma altındaydı. Amatörlerin fotoğrafları ise özel hayatla ilgili olduğundan daha çok fotoğraf albümlerinde bazen de ayakkabı kutularında birikiyordu. Oysa bugün amatörlerin fotoğrafları bloglarda, Facebook’ta, Instagram‘da, Tumblr, Flickr gibi fotoğraf paylaşım sitelerinde. Bu fotoğraflara her isteyen anında ulaşabiliyor. Andre Günthert’e göre fotoğrafta radikal bir değişim oldu. Eşitliğe dayalı bir “görüntü cumhuriyeti” kuruldu.

Fotoğraf sevenler fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafa bakmayı artık değişik şekillerde seviyorlar. Facebook’ta veya özel görüşmelerimde yaptığım bazı anketler ve araştırmalar sonucunda kişilerin fotoğrafı değişik amaçlarla çektikleri çok daha net bir şekilde ortaya çıktı. Bir küçük analiz yapıp gruplara ayırmak istedim. Pierrick Bourgault’un sınıflaması ve görüşleri de bana yol gösterici oldu. Bu araştırmanın sonucunda “Yavaş şehir – Slow City” kavramından sonra fotoğrafta da “Slow foto” kavramının gelmesi gerektiğine karar verdim.

Şimdi gelelim fotoğraf çekenlerin hangi duygularla fotoğraf çektiklerine. Bakalım siz bu gruplardan hangisine giriyorsunuz.

1- Hatıra biriktiren fotoğrafçı: Bu fotoğrafçılar en büyük grubu oluşturur. Anı yakalayıp, ölümsüzleştirmeyi isterler. Geçmişe tanıklık ederler. Zamanı durdurma arzusu ön plandadır. Ardından sosyal medyada paylaşırlar. Dünyaya bir şeyler bırakmak diğer bir amaçlarıdır.

2- Sanat yapmak isteyen fotoğrafçı: Bu fotoğrafçılar gözlerini geliştirmek, görmek, görmeyene göstermek isterler. Estetik algıları gelişmiştir. Sergi gezer, ustaların kitaplarına bakarlar.

3- Terapi olmak, ruhunu rahatlamak için çeken fotoğrafçılar: Bu fotoğrafçılar rahatlamak için çekerler. Neden çektiklerine kafa yormak istemezler. Fotoğraf çekmek onlara iyi gelmektedir. Keyif almaktadırlar.

4- Fotoğraf avcısı: Aynı bir avcı gibi avının peşinde koşar ve hangi ormanda av yaptığını anlatır gibi “Tayland’ı yaptım, Vietnam’ı yaptım” gibi sözler söyler.

5- Koleksiyoner fotoğrafçı: Fotoğraf biriktirir yani hani kelebek koleksiyonerleri gibi Diyojen sendromuna tutulmuş ve asosyal olmuştur. Her türlü ıvır zıvır biriktirir gibi fotoğraf da biriktirir. Bu fotoğrafçı aynı zamanda “like” yani beğeni biriktirmeye de bayılır. Geçmişle sürekli ilişki içindedir, “Ben eskiden şöyle çektim, ben eskiden şu makineye sahiptim” gibi laflar ağzından düşmez.

6- Casanova fotoğrafçı: Beğendiği kişiye fotoğraf makinesi aracılığı ile onu beğendiğini ifade etmeye çalışır. Onun yanında vakit geçirip onun tarafından kabul edilmeyi amaçlar. Onunla bir ilişki kurmaya çalışır, hatta aşkını ilan eder. Ancak bu tarz ilişkiler genelde tek taraflıdır.

7- Hikaye anlatmak isteyen fotoğrafçı: Fotoğrafları çekmeseydi sanki hiçbir şey yaşanmamış olacak gibi hisseden fotoğrafçıdır. Hatta daha ileri gider, çektiği bir portre ile ilgili bir metin yazar, düşüncelerini kağıda döker.

8- Araştırmacı fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçı, bilinmeyen ve tanınması arzu edilen dünyayı çekme arzusundadır. Gittiği yerlerde ve çektiği fotoğraflarla, fotoğrafını çektiği kişilere “Siz ilginçsiniz o nedenle çekiyorum” demeye getirir. Bu, ortama ve konuşmaya girmek için iyi bir fırsattır. Fotoğraf makinesi genelde kişiyi prezentabl yapar ve diyalogları kolaylaştırır. Bir statü sağlar. Bir üniformalı kişi gibi, bir polis, bir doktor veya bir itfaiyeci veya bir teknisyen gibi üzerimizde taşıdığımız fotoğraf makinesi bir statü kaynağıdır ve bizi sanki fotoğrafçı yapar. Bu nedenle birçok kişi boynuna kıymetli bir DSLR asmayı tercih etmektedir.

9- Şık Fotoğrafçı: Bazı fotoğrafçılar güzel görünmek, ellerinde bir aksesuar taşıyor olmak için fotoğrafçıdırlar. Aynı bir sigara kutusu gibi fotoğraf makinesi taşırlar, bu şekilde hiç yorulmadan ilginç görünmeye çalışırlar. Elleri boş değildir, sonrasında size bir fotoğraf bile hediye edebilirler.

10- Tahnitçi fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı Efemera çeker. Olayı mumyalar bırakır. Yaşlılığa, yaşa, ölüme ve unutulmaya karşı iz bırakmak, hatıra toplamak ister. Hiçbir şeyi kaybetmek istemez, anları ölümsüzleştirmek ister. Oysa Robert Doisneau’nun dediği gibi saniyenin binde biri sürelerle çekilmiş binlerce fotoğrafı üst üste koyduğumuz zaman bütün yaşamda toplam birkaç saatlik zamanı ölümsüzleştirmiş oluruz. Değer mi, düşünmek lazım. Ben kendi fotoğraflarımı hesapladım. 2 milyon fotoğrafım 4,5 saati ölümsüzleştirmiş.

11- Flanör fotoğrafçı: Fotoğraf onun için bir bahanedir. William Klein da şöyle demiştir: “Ben fotoğrafı bir şey yapıyor imajı vermek ve vicdanımı rahatlatmak için çekiyorum.”

12- Duygusal fotoğrafçı: Yaşadığı heyecanlı anları tespit edip tekrar bakıp paylaşmak için fotoğraf çeker. Daha çok “Ben de oradayım” demek için çekmektedir. Örneğin konserde. Ama bu hiçbir zaman çocuklukta yenilmiş bir böreğin kokusunu ve hatta dinlediğiniz bir şarkının lezzetini size vermeyecektir.

13- Kararsız fotoğrafçı: Gördüğünü beğenir ama onu tadını çıkarmaktan deklanşöre basmaya vakit bulamaz. Duyguları tam aktarmadığını düşündüğü için bir türlü fotoğrafı çekemez. Çekerse de fotoğrafa bakıp hemen siler. Bazen de hiç fotoğraf çekemez, çünkü ışık değişmiştir, güzellik gitmiştir. Hafızasında daha iyi yer verdiğine inandığı anlar çoğunluktadır. Bazen de çekmek istediği kişinin iznini almaya utandığı için çekemez.

14- Teknisyen fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı işi için fotoğraf çeker. İş ile ilgili görseller toplayıp onları müşterilerine gösterir. Bazen sizden fotoğraf isteyip teşhis koymaya çalışır.

15- Yağcı fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçılar daha çok toplantılarda kişilere değer kattıklarını belirtmek için fotoğraf çekerler. Kırmızı halıya önem verdikleri kişileri taşırlar.

16- Sokak fotoğrafçısı: Her an çekilmeye hazır dikkat çekmeyen küçük bir fotoğraf makinesiyle dolaşır. Etrafa çok dikkat eder, gölgelere, yansımalara ve tesadüflere, gülünç olaylara önem verir. Yaklaşımı sadece dokümanter değildir. Rüya görmek ister, çektiklerinin işlevsel olmasını arzu eder.

17- Paparazzilik oynayan amatör fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçılar uzun tele objektiflerle dolaşır ve çeşitli insan fotoğrafları çekerler. Ne yaptıklarını kimse bilemez.

18- Asosyal ve yalnız fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı kimseye tahammül edemez, açıları görüntüleri hemen kendisinin bulmasını arzu eder. Başkaları onun alanından çıkmalıdır. Çünkü tam çekeceği zaman alana giren kişi onun çekeceği fotoğrafı tamamen yok eder. Sürekli bir kızgınlık halindedir.

19- Sosyal ama yalnız fotoğrafçı: Varlığını fotoğrafla kanıtlar. Yalnız başına barda müzik dinleyen kişi değildir. Bir piyano bar veya caz barda yeni çıkan grupları takip eden, bloguna yazı yazan ve çektiği fotoğrafları müzisyenlerle paylaşarak olumlu ilişki kuran sosyal bir kişidir. Beklediği şey biraz saygı ve şükrandır. Yanındaki fotoğraf makinesini, çocukların oyuncaklarını göstermesi gibi “İşte bak, dokunma ekranına, yeni Canon 4D” diye size söyler ama fotoğraf çekerken karışmayın, o zaman bir anda asosyal olabilir.

20- Heyecanlı fotoğrafçı: Çok hızlı çeker. Çok hatalar yapar. Sonra eve gidip kitaplara bakıp yanlışlarını anlamaya çalışır. Fotoğraf makinesinin kılavuzunu inceleyip internette eğitici videolar seyretmesi gerekir.

21- Manipülatör fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı sizin saçlarınızın rengine, ceketinizin yakasına sanki sinema yönetmeni gibi yanaşır. Fotoğraf çekmeden önce istedikleri bitmek tükenmez bilmez ve sanatsal olsun diye olur olmaz şeyler ister.

22- Konu aşığı fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı için fotoğraf makinesinin kalitesi ve fotoğraflarının büyüklüğü hiç önemli değildir, sadece fotoğrafı çekmek ve ona tekrardan bakmak ister. Aile fotoğrafı yani enstantane fotoğraf çekenler daha çok bu gruba girer.

23- Kamerasına aşık fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı daha çok internette ve fotoğraf dergilerinde gezinip hatta fotoğraf fuarlarında gidip yeni çıkan fotoğraf makinelerinin teknik özelliklerini inceler. Kullanım kılavuzlarını okur. Cep telefonlarını aşağılamayı ihmal etmez. Vaktini fotoğraf çekmekten çok fotoğraf makinelerini incelemekle geçirir.

24- Fotoğraf aşığı: Sergileri ve galerileri gezer, internette fotoğraf sitelerine bakar ve fotoğrafla ilgili sanat kitaplarını inceleyerek gözünü geliştirmeye çalışır. Fotoğrafın sanat yönü onun için çok önemlidir. Fotoğraf makinesi ve fotoğraf çekmek onu daha az ilgilendirir. Eğer duygu yüklüyse sıradan bir fotoğraf bile onu çok heyecanlandırabilir. Ona göre bir fotoğrafın gücü, ifade ettiği şeyle ilgilidir. Ona göre fotoğrafın piksel sayısı veya kamera ile bir ilgisi yoktur.

Foto muhabirlerini, her ne kadar artık tükendilerse de paparazzileri, reklam fotoğrafçılarını ve düğün fotoğrafçılarını profesyonel oldukları için buraya almıyorum. Hatta sanat fotoğrafçılarını da profesyonel fotoğrafçılar arasında kabul ettiğim için onlardan da burada bahsetmedim.

Kaynaklar; 

1-Barış Konar; https://www.academia.edu/37626722/FOTOĞRAFLA_VAR_OLMAK

2- Pierrick Bourgault, No photo. Edition Dunod, 2018

NEW YORK, UNITED STATES – JANUARY 01: LIFE photographer Margaret Bourke-White making a precarious photo from the Chrysler Building. (Photo by Oscar Graubner/The LIFE Images Collection via Getty Images/Getty Images)

Covid-19 günlerinde Mutluluk Paradoksu

Mehmet Ömür

Mutluluk konusu hep kafamı meşgul etmiştir. Bugün daha çok meşgul ediyor. Ben meslekten hekimim ama psikolog değilim. Bu yazıyı kendi gözlemlerime, psikososyal ve felsefi çıkarımlarıma göre yazıyorum, mutlaka eksiklerim vardır. Tek amacım mutlu olmak. Sait Faik gibi değilim, yazmasam çıldırmam, ama yazarsam mutlu olurum. İçimi döker rahatlarım.

Yazının başlığı mutluluk paradoksu. Çünkü konu çok çelişkili. Bu yazıda “Mutluluk öğrenilebilir mi?” ve “Bilgelik, felsefe bir insanı mutlu eder mi?” sorularına cevap aramaya çalışacağım.

Orada içimde -ne olduğunu bilmiyorum- ama biliyorum ki içimde

Nedir bilmem -bir ismi yok- söylenmemiş bir söz

Hiçbir sözlükte yok, hiçbir ifadede, hiçbir sembolde

Üzerinde salındığım dünyadan daha da fazla salınan bir şey

Ona göre yaratılış sarılışıyla beni uyandıran dosttur

Anlıyor musunuz kardeşlerim?

Kaos ya da ölüm değil -biçim ahenk, plan- sonsuz yaşam o

O “mutluluk”

Bu satırların yazarı modern Amerikan şiirinin yaratıcısı Walt Whitman.

Mutluluğun tanımını başlangıçta yapmak isterdim ama bu o kadar zor ki bunu mutluluğun tarihçesi içinde anlatmaya karar verdim.

Antik dönemde mutluluk erdemli yaşam ve ahlaklı olmakla eşdeğerdir. Platon, Aristo, Seneca ve Epiktet gibi Stoacılar böyle düşünüyorlar ve toplumları bu düşüncelerle biçimlendiriyorlardı. Ortaçağda mutluluk “öteki dünyaya” gönderildi. Ne kadar sevap işlersek öteki dünyada o kadar mutlu olacaktık. Rönesans’la birlikte Aziz Thomas Aquinas ve Dante gibi düşünürler mutluluğu öteki dünyadan bu dünyaya geri getirdiler. Uzun süre dini ve laik mutluluk tanımları arasındaki tartışmalar sürüp gitti.

17’nci yüzyıldan itibaren de mutluluk konusunda “iyi olmaktan” çok kendini “iyi hissetme” kavramı öne çıktı. Fransız devrimi, Rousseau, İnsan Hakları Bildirgesi, Hobbes, Locke, Humes gibi filozoflar ”özgürlük” kavramını öne çıkardılar. İngiliz Protestan düşüncesi de aynı yönde ilerledi.

Mutluluk da böylece Sokrat’ın “ne şekilde yaşamam gerekir” sorusunu dikkate alan erdemli yaşam tarzından “gerçekten ne istiyorum” sorusuna cevap arayan özgürlükçü tarza yöneldi.

20’nci yüzyılın başlarında konuyla sosyoloji ilgilenirken 20’nci yüzyılın geri kalan kısmında psikoloji mutlulukla ilgili araştırmalara başladı. Bir önceki yüzyılda bu konuda 16 tane araştırma varken 20’nci yüzyılda binlerce araştırma yayınlandı. Acaba bu kadar araştırma mutluluğun ne olduğunu anlamamıza yardım etti mi? Bu tartışılır. Larkin’e göre “mutluluk” 1963’te icat edildi.

Ahlaki alandan uzaklaşıp bireysel ihtiyaçlara yönelik eğilim o günden beridir değişken bir seyirle günümüze kadar gelmiş ve belirgin bir zıtlık ortaya çıkmıştır. Mutluluk kavramının bugünkü kullanımı yeni bir gelişmedir ve tarihin diğer dönemlerine uygulanamaz.

Bugünkü mutluluk anlayışının temelinde Amerikan anayasasına bunu madde olarak koyduran Thomas Jefferson vardır. Bu maddeye göre;

  • İnsanlar eşit yaratılmışlardır. Tanrı tarafından devredilemez haklarla donatılmışlardır. Bu haklar arasında YAŞAMA, ÖZGÜRLÜK VE MUTLULUK ARAYIŞI vardır.

Aydınlanmanın iyimserliğine karşın mutluluk siyasi bir kavram olarak başarı sağlayamadı. Sorunun temelinde “Bu devredilemez hakkın bizi yetkili kıldığı mutluluk ne tür bir mutluluktur” sorusu yatmaktadır…

Mutluluk kavramının kötü politikalara yol açmasının nedeni, tanımlanması çok zor olan bu kavramın, her türlü eylemi haklı çıkarmak için kolayca kullanılabilmesidir. Yani bu kavramdan yola çıkarak mutlu olmak için “her yol mübahtır”a gidilmektedir, ki asıl tehlike burada yatmaktadır.

Kanser koğuşu adlı eserinde Soljenitsin konuya şöyle yaklaşır; ”mutluluk bir seraptır. İşte o mutluluk için ben, içinde gerçekleri barındıran tüm kitapları yaktım.” Son lokmamızı paylaşabilirsek eğer, işte o zaman mutlu olabiliriz. Eğer sadece “mutluluk“ ve “bolluk” fikirlerine takılıp kalırsak yeryüzünü duyarsızca tıka basa doldurarak tarihin en dehşet verici toplumunu yaratacağız. Soljenitsin çok da haksız gibi durmuyor. Amin Maalouf da “Çivisi Çıkmış Dünya” adlı kitabında benzeri konulara değiniyor. Göçmen sorunları ve çevresel değişiklikler nedeniyle dünyanın başının belada olduğunu vurguluyor. Aynı son yılların önemli düşünür ve tarihçisi Harari gibi.

Erdemi “mutluluk” kavramının bir parçası haline getirdiğimizde; ahlaki ve toplumsal nasihatler alıp başını giderken, erdemin yerine “kendini iyi hissetme” unsurunu koyduğumuzda her şeyin mübah olduğu bir “mutluluk” kavramı ortaya çıkmaktadır. 

Kitapçılara girdiğimizde diyet kitapları ile mutluluk üzerine yazılmış kitapların rafları doldurduğunu görüyoruz. Mutluluk ne kadar bilinmez ki herkes mutluluk üzerine yazıyor. Mutluluk gurularının kitaplarını incelediğimizde temel olarak şunları görüyoruz;

“Mutluluk kovaladığımız için hep son anda elimizden kaçırdığımız, oysa sakince dursak üzerimize konacak bir kelebek gibidir.”

Veya

“Eğer bilinçli bir şekilde mutluluğu seçerseniz hedefinize çok daha rahat ulaşabilirsiniz.”

“Mutluluk için harekete geçmeniz gereken doğru zaman şu andır. Mutluluğu bir alışkanlığa çevirebilirsiniz. Kelebeği kovalayın.”

“Azmederek mutluluğu yaratabilirsiniz. Bunun için iyilik yapın, övgü ve minnet kazanın, ama bunları talep etmeyin.”

“Kendini tanı, başkalarının isteklerinden çok kendi gerçek ihtiyaçlarını karşıla.”

“Değişmek için yeterince cesur ol ve en az yürünen yolu seç.”

Elindekiyle yetinmeyi bil ve “Erkeklerin Mars’tan Kadınların Venüs’ten” geldiklerini unutma.

Mutluluk gurularının nasihatleri benzer şekillerde sürüp gider. Biz de mutluluk kavramı hakkında tek bir tanım bulamasak da onun nasıl bir şey olduğunu biraz da olsa anlarız.

Psikolojik araştırmaların çoğu da popüler mutluluk kitapları gibi çok karmaşıktır. Sosyal psikolog Michael Argyle yüzlerce psikolojik araştırmayı taradıktan sonra şöyle bir sonuca varır:

— Mutluluk kısa vadede olumlu bir ruh haline geçiştir. Geçmişteki hoş olayları hatırlama, eğlenceli filmler seyretme, neşeli müzikler dinleme, gülümsemeler, şakalar, oyunlar, hediyeler bunu sağlayabilir. Ama etkileri kısa sürelidir. 

Aşırıya kaçmamak koşulu ile alkolü de tek tedavi aracı olarak göstermektedir Michael Argyle. Yüzlerce araştırmayı inceleyip sonuçta bize mutlu olmamız için eğlenceli filmler, TV seyretmeyi ve alkolü önermesi düşündürücüdür.

Bugün mutluluk erişilmez bir kavram, çünkü ikilem içeriyor. Günümüz bizi ahlaki geçmişimizi bir kenara bırakıp arzularımızın peşine düşmeye zorluyor. Siyahı bırak beyaza geç. Şaşkınlık içinde bocalıyoruz. Covid-19 bize yol göster lütfen!

Özgürlük tek başına her şeye yetmiyor, diğer taraftan eski ahlaki otorite de yetersiz kalıyor. 

Demek ki mutluluk arayışının “gerçekten ne istiyorum” sorusuna onun eski çağlardaki karşılığı olan “Ne şekilde yaşamam gerekir” sorusu ışığında yanıt vermek gerekir. Psikolojik olarak birinci soru özgürlük hissine duyulan ihtiyacın ifadesi iken ikinci soru onaylanma hissine duyulan ihtiyacı gösterir. Benliğimizin zıtlıklarında bütün mistik ve birbirleri ile çatışan ihtiyaçlar insan olma durumunun özünü oluşturur.

Freud meşhur kuramında ego ile süper-ego’yu karşı kutuplar olarak karşı karşıya getirir. Ego “Gerçekten ne istiyorum”a karşı gelirken süper-ego bize “Nasıl yaşamamız gerektiğine” dair ahlaki komutlar verir.

Abraham Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinde insanları ikiye ayırır. Kendini gerçekleştirmeye çalışanlarla (iç güdümlüler), toplumsal ve statü kazanmaya çalışan insanları (dış güdümlüler) iki grupta toplar. 

Her toplumun çekirdeğini oluşturan ahlaki alanları özerklik ve ortaklık olarak tanımlayan antropologlar vardır.

Bu karmaşık ve çelişkili kavramları bir süzgeçten geçirelim; çağımızda kendini özgür hissetme ihtiyacı ile kendini onaylanmış hissetme ihtiyacı arasında çatışma vardır. Kişinin onaylanmaya duyduğu ihtiyacın özgürlük ihtiyacından farklı olarak ahlaki bir boyutu vardır. Bu durum özgürlükten vazgeçmeyi de beraberinde getirir. Bu onaylanma ihtiyacı her zaman tanrı ve gelenekler tarafından karşılanamıyor. Modern batı toplumlarında onaylanmanın diğer insanlar ve toplum tarafından da yapılması gerekiyor. Yani ahlak bir yerde özelleştirilmiş oluyor. Özgürlük diğer insanların gittiği yollardan ayrılma, kullandığı dilden kaçma ve kuralları çiğneme ihtiyacını temsil ederken onaylanma ise kurallara boyun eğme ve alkış arama ihtiyacını anlatıyor.

Özgürlük ve onaylanma arzularının gerçekleşememesi insanda depresyonun iki değişkeni olan kapana kısılmışlık ve aşağılanmışlık hislerini ortaya çıkarır. Freud’a göre mutlu yaşamın iki bileşkesi çalışma ve sevgidir. Yani iş ve ilişki. İnsanlar işlerinden ve ilişkilerinden yakınıyorlarsa ya özgürlükleri yoktur veya onaylanmadan yoksundurlar. Onaylanma peşinden fazla hevesle koşanlar, muhtaç ve korkak bir izlenim verirler. Aşırı özgürlük heveslileri ise bencil, çocuksu ve dengesiz görünürler. Özgürlük arzusu ve onaylanma arzusu birbirleriyle doğrudan çelişir. “Mutluluk arayışı” özgürlük ve onaylanma arasındaki bu ikilemi çözme arzusunun bir ifadesidir. 

Buraya kadar yazdıklarım genel psikososyal, tarihi ve felsefi olarak bildiğiniz kavramlar, benim size söylemek istediğim, mutluluğun içindeki bu çelişkili özgürlük ve onaylanma kavramlarının nasıl çözümleneceği konusudur, sorunsalıdır. Ben birbiriyle zıt gibi görünen iki kavramın bazı ortamlarda bir amalgam haline gelebildiğini düşünüyorum. Özgürleşmeyi ve aidiyeti bir arada insanlara sunan dostluktur, sevgidir, paylaşımdır, aidiyettir. 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Rüknettin Resuloğlu’na yazdığı bir mutluluk şiiri ile geçiş yapalım.

MUTLULUK

Tap burada

Tap şurda

Tap kapının arkasında

Tap göklerin ortasında

Ne Hint’tedir ne Çin’dedir

Gözlerimin içindedir

Bazen bana benden yakın 

Bazen bana benden uzak 

Yine benim içimdedir

Anlık mutluluk ile zamana yayılmış mutluluk bir değildir. İkisini de bize sevdiklerimiz, yoldaşlarımız aynı anda sağlamaktadır.

Özgürlük ve onaylanma ihtiyaçları birbirleriyle çatışır gibi görünseler de birbirlerinden beslenirler. Bu iki kavramın iç içe ahenk içinde yaşanabileceğini düşünmek ve anlamak zor olsa da bu mümkündür. İşte bu yüzdendir ki mutluluk sözcüğüne tam karşılık gelecek bir sözcük bulunamıyor. Oysa var. Kavram zıt ihtiyaçların sentezini içinde barındırıyor. Yaşamda siyah ve beyaz yan yana duruyor. Dualite kavramını kavramamız gerekiyor. Özgürlük ve onaylanma, mutluluk arayışı bakış açısına bağlı olarak, birbirleriyle derin bir ilişki içinde olan kavramlardır. Bu iki kavram iki uçta yer alan zıt kutuplar olarak görülmelerine rağmen bunlar bir ahenk içinde değerlendirilebilir. İkisi bir arada mabetlerimizde bir erdem döngüsü çiziyor.

Bir başka görüşe göre insanoğlu hem tanrının eseri hem de şeytanın parçasıdır. Türlü meziyetleri ve melanetleri bir arada taşır. Kaosu ve düzeni bir arada yaşamaktadır. Vahdet-i Tezat yani zıtlıkların birlikteliği adı verilen bu karşıtlıklardan “İlahi Denge” doğmaktadır.

Şimdi mutluluğa bir de dışarıdan bakalım. İktisatçıların mutluluğu ölçebildiklerini görüyoruz. Ortalama kişi başına düşen gelir, sağlık, ortalama yaşama süresi, eğitim, çevremizdeki su ve havanın temizliği. Güvenlik, eşitlik, çalışma imkânları iktisatçıların mutluluk kriterleri olarak karşımıza çıkıyor. Bugün bu rakamlar süratle değişiyor. “Apocalypse now”.

Ama onlara göre bile belirli bir kazancın üzerindeki para mutluluk getirmiyor. Buna Easterlin paradoksu adı veriliyor. İnsanlara kazançlarının seviyesinden çok aynı yaşlardaki kişilerle kendilerini kıyaslamaları mutluluk getiriyor. Erişkin dönemlerde kadınlar erkeklerden daha mutlu ama yaşlanınca erkekler kadınlardan daha mutlu oluyorlar. Din, aile ve dostlar kendini iyi hissetme duygularını besliyor. Eğitim seviyesinin de insanı daha mutlu etmediği, araştırmalarla gösterilmiş. Mutlu olmak öğrenilebilir. Mutlu olmak için kişisel gelişim önemlidir. Mutluluğun içimizden geldiğini de biliyoruz. Mutlulukta dış etkenlerin sadece %10-15 rol oynadığı gösterilmiş. Oysa %50’si genetik özelliklerimiz ile belirleniyor. Mutlu bir beyin çocukluktan itibaren şekilleniyor. Çocuklukta mutsuzluğu öğrenmiş bir kişi, tüm yaşamında bunu üzerinde taşımaktadır. Mutluluk beynimizin sol ön kısmı ile ilgilidir. Mutlulukla ilgili en önemli madde de beynimizde salgılanan dopamindir. Prozac ve serotonin dopamini harekete geçirerek etki ediyor. Bütün uyuşturucuların dopamini aktive ettiği biliniyor. Biz istersek dopaminlerimizi dost ortamlarında, sevdiklerimizin arasında aktive edebiliriz. Mutlu insanlar kardiyovasküler hastalıklara, kansere, astıma, romatizmaya hatta nezleye, belki de Koronavirüs’e daha az yakalanıyorlar. Mutlu olmak için anı yaşamak, meditasyon veya yoga yapmak ve psikoterapi faydalı. İlişkileri arttırmak yerine derinleştirmek de mutluluk veriyor. Vücuduna önem vermek, sağlıklı beslenmek ve spor yapmak mutluluğu artırıcı faktörler. 

Yazımı şöyle bitireyim, mutluluk karmaşık bir kavram ve daha çok bizim içimizde sevgili okurlar! Ne kadar çok bir araya gelir ve sevgimizi paylaşırsak o kadar mutlu oluruz. Neden Korona günlerinde Zoom toplantılarını arttırdığımızı sanıyorsunuz? Değişimlere uyum sağlarsak ve kendi kendimizi kandırmazsak, yani Mevlana’nın da dediği gibi “Göründüğümüz gibi olur ya da olduğumuz gibi görünürsek” mutlu oluruz. Bu zorlu bir çalışmadır.

Ama çalışmadan da mutlu olunmayacağını biliyoruz.