Çizmeye başlayınca Paris’te Pigalle’i

Pigalle’deki gezen kadınları

Kadınların ellerinden tutan çocukları

Çocukların ellerindeki balonları….

Rengarenk ah ne renk….. 

Saygı sana Mualla Fikret…

Fenerbahçe’nin ilk sol açığı Hikmet Topuzer’in yeğeni Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemeye çalışan Duyunu Umumiye’nin ikinci müdürü Mehmet Ekrem Mualla’nın oğlu Modalı Mustafa Fikret Mualla. Babası daha sonra Saygı soyadını alır. Saint Joseph ve Galatasaray Liseli. Dayısı gibi futbolcu olmak isterken sağ ayak bileği 12 yaşında kırılınca ilk travmasını alır.. Ayağı bir yıl alçıda kalır, sonrasında da elinde yürümesine engel olmayan bir ayak kalır ve yaşam boyu aksak yürür. Bir keresinde  şöyle der:  “Bir Alman kadın sevmiştim… Akıllısın, zekisin ama çirkinsin hem de topal” diyerek reddetti beni… Ben de kendimi içkiye verdim.” Kadınlarla arasının iyi olmamasını  sadece bu aksaklığına bağlamak yetersiz kalır diye düşünüyorum.. Mutlak başka nedenleri de vardır.

Annesi kız olmasını arzu etmiş ve onu hep kız gibi süsleyip giydirmiş ve aşırı derecede üstüne düşmüştür. Ne yazık ki bu kadar kuvvetli duygu bağı ile bağlı olduğu annesini 15 yaşında iken eve kendi taşıdığı İspanyol gribi hastalığından kaybedince ikinci darbeyi yer.  Fikret Mualla’ya göre ”annesinin kırkı çıkmadan” babası kendisinden sadece 4 yaş büyük bir akraba kızı ile evlenir. Sakatlığının üzerine anne kaybından sonra eve üvey anne gelmesi dertlerinin üstüne tüy diker. Sinirli ve isyankardır. Üvey anneyi döver, babaya el kaldırır. 

Babası evladına faydalı olsun ve evden uzaklaşsın diye genç yaşında mühendislik eğitimine İsviçre’ye gönderir ama Fikret Mualla mühendis olmak istememektedir. Özgür ruhu nedeniyle mühendislik yerine Almanya Münih Güzel Sanatlar Fakültesini bitirir ve ressam olarak 1928 de Türkiye’ye döner. Ayvalık’taki resim hocalığını ”Elektrik olmayan yere resim hocası gerekmez” diye terk eder. Galatasaray’daki resim hocalığı da uzun sürmez. Beyoğlu’nda devamlı olay çıkarır. Birkaç karakol macerasının ardından polis korkusu içini sarar. Sevmediği, beğenmediği insanlara ”leblebici”demeye başlar. Ruh sağlığı iyice bozulmaya başlamıştı. Teknik olarak sevmediği bir Atatürk fotoğrafına laf etti diye Bakırköy Akıl ve Ruh hastalıkları hastanesine kapatılması genç ressamı derinden yaralar. Aslında hapishane ve hastane arasında tercih yapılmış kendisine hastane uygun görülmüştür. Zamanın ünlü doktoru Mazhar Osmanın kontrolünde, ve ünlü şairi Neyzen Tevfik’in komşuluğunda hastanede misafir edilmiştir. Ama yine de bu misafirlik uzunca sürmüş ve paranoyalarını derinleştirmiştir. Hastaneden çıkar çıkmaz dostu Fikret Adil’e teslim edilir. Orada da barınamaz, birkaç iş tutar, daha çok çıngar çıkarır. İzmir fuarına yapacağı işi son güne bırakır, Suadiye plajında yediği havyarı  paltosuyla öder. Yaşamı boyunca sınırlarda dolaşır durur.

1938  de babasını kaybedip ve mirasa kavuşunca biraz rahatlamış ve Paris’e gitmeyi aklına koymuştu. 1939 da 2.Dünya Savaşı öncesi Paris’e göçtü. Gidiş o gidiş 1967 de öldü. Kemikleri arzusu üzerine 1974 de Fransa’dan alınıp Karacaahmet mezarlığına getirip defnedildi.

Fikret Mualla yaşamı sırasına mutluluğu ve hak ettiği yeri bulamamışlar sınıfından bir ressam. Van Gogh gibi, Utrillo gibi, Modigliani gibi ama Picasso gibi değil. Eserleri gizemli ama tam. Renkler ve kompozisyonlar mükemmel. Çağdaşlarından etkilenmemiş bir ressam. Diğer birçok ressamdan etkilendiği tek yön şarapla ilişki, kuvvetli bir ilişki içinde. Bu kuvvetli ilişkinin temelinde muhtemelen çocuklukta geçirdiği derin yaralar var. Bir de üzerine pisi pisine Bakırköy Akıl Hastanesine uzun süre kapatılmasını koyarsanız tüm yaşamını korkular içinde geçirip kendisini ucuz şarabın kollarına bırakmasını anlarsınız. 

Çevresiyle daha rahat iletişim kurma aracı olarak da, resmiyle arasında katalizör görevi yaptığı içinde şaraba yakın duruyor Mualla. Kendisiyle birlikte şarap içmiş hala hayatta olan arkadaşlarının söylemesi hiç beyaz içmemiş ünlü ressam. Şarap siparişleri de gerek Montparnasse’daki Rotonde veya  Dome’da olsun gerekse Saint Germain’de La Palette’de olsun sadece “bir kırmızı getir garson”a indirgenmiş. Hiçbir zaman “Bana bir Grave, bir Brouilly veya Mercurey getir” gibi derin beklentileri olmamıştır.

Günün koşullarıyla da uyuşan anarşizme yakın duran bir özgürlük anlayışı var. Paris’teki bohem hayatının temelleri Almanya’ daki eğitimi sırasında atılır. Roma, Yugoslavya ve İsviçreyi gezer. Munch, Nolde, Klee’yi incelediği ve ekspresyonizme yakın durduğu anlaşılmaktadır. Ama bu ekspresyonizm anlayışı Fikret Mualla’nın özgürlüğünden bir şeyler götürmez. Her ne kadar Toulouse Lautrec’e benzetip, kopya çekti diye hakkını yiyenler varsa da bugün artık Fikret Mualla’nın özgür sanatının önünde herkes şapkasını çıkartmaktadır.

Fikret Muallanın Paris’e geldiğinde resim için şöyle dediğini düşünüyorum. ”Artık yalnız değiliz. Sen ve ben dünyanın kendisiyiz. Ve dünya hiçbir zaman olmadığı kadar büyük ve güzel görünüyor. Bunu ressamımıza sıradan bir şarap ve pastis söyletmiş olabilir ama olsun. Kadınlardan kıskandığı için resimle arasına bir kadın bile sokmayan Fikret Mualla resim yapmadan ve şarap içmeden bir gün bile geçirmedi diyebiliriz. Sabah saat 6 da tuvalinin veya küçük resim kağıdının karşısına geçer saat 10 kadar çok süratli çizip boyayarak çalışır sonra gelsin kırmızı… Tabii çoğu Bistro’larda içerdi. Evde içtiği ve polis komuşunu kalaylayacak sarhoş olduğu da olurdu tabii ki. “ Vasat bir ressam hiç olmasa da olur” diyerek devamlı çizdiğini de düşünüyorum kendisinin. Hayatıyla ilgili en geniş çalışmaları Orhan Koloğlu ve Hıfzı Topuz yaptılar. İkiside hacimli birer kitap yayınladılar. Kırmızıyı ne kadar sevdiğini kitaplardan anlıyoruz. Ama ayrıntılar daha az. Bu kadar sevdiği kırmızının Bordeaux’dan gelenini hiç mi sormadı veya Bourgogne’dan? Pastis’te içtiği de olurdu ama kırmızı şaraba bu denli bağlı olmasının  nedeni neydi? Yaşamında iki şeye tutkuyla bağlıydı; resmine ve kırmızıya…

1953 yılının 10 Nisanı ile 14 mayıs tarihleri arasında tuttuğu resimli notlar Parisin ünlü Akıl hastanesi Sainte Anne’ı nasıl da hakettiğinin belgesidir. “Çakallar”‘ın kol gezdiği defterde uçuşan fikirler, küfürler, korku belirtileri, kopuk cümleler birbirini kovalar gider.

Renkleri kendi renkleri, desenleri ve konuları da kendi konularıdır. Bistrolar, kafeler  barlar, oyuncular, çalgıcılar, Pigalle’de gezen bayanlar, balonlu çocuklar, natürmortlar konuları arasındadır. Renkleri parlak ve güçlüdür. O kadar karanlık bir yaşamın içinde insan bu kadar rengi nasıl görür? Bu sorunun cevabı da şarapta yatar.

Resim yapmadan önce içtiği dönemler  var. Yaptıktan sonra içtiği dönemler de Pastis’de sevdiği içkidir ama baş tacı yaptığı her zaman kırmızı şaraptır. Almanya ‘ya gitmeden küçük yaşında İstanbul’da şaraba başladığı anlaşılıyor. Evden çok meyhaneyi mekan tutuyor.

Sonuçta Fikret Mualla’nın iki sevgilisi vardı. Resimle ve şarapla yaşadı. Kadının resmine zarar vereceğine inanmıştı. Bulabildiğinde günde asgari 2-3 şişe şarap tüketti. Parasızlığı nedeniyle hep isimsiz ucuz şarapları içti. İsimli en çok içtiği şarapta yine zamanın en ucuz şarabı Chianti idi. Bu şarap o kadar ucuza üretiliyordu ki şişe parası bile ucuza gelsin diye dünyanın en ince şişesin konuyordu. Kırılmasın diye de hasırla kaplanıyordu. Fikret Mualla’nın resimlerinde sıkça rastladığımız Fiasco denilen şişlerin tek marifetleri ucuz olmalarıydı.

Fikret Mualla Van Gogh ve Toulouse Lautrec’e sadece delilikleriyle benzer. Resminde kimseyi taklit etmedi. Tamamen  kendi kişisel tarzını ortaya koydu. Çok ve uzun mektuplar yazdı gençliğinde. Alman yazar Shiller’le ilgili bir kitap yazdı. Schiller’le çok benzer tarafları vardı, veya o öyle olması için özen gösterdi. Kendisini ona benzetmeye çalıştı. Ona benzedi ama istemeden daha çok benzediği kişi ünlü Fransız empresyonist Maurice Utrillo oldu. Suzanne Saradon oğlunun kimden olduğunu hiç bir zaman söylemedi. Alkolle bağlantısı Fikret Mualla kadar güçlü

Fikret Mualla’nın kendine has sanatı o yıllarda pek anlaşılamamıştır. Önce Bedri Rahmiden dinleyelim:

Fikret’in 1930 ile 1936 arası resimleriyle  Pariste zaman zaman yaptığı resimler orta derecede bir ressam başarısını aşan işlerdir. Bir parça resim kültürü olan kişi bu resimlerden birisini görür görmez dikkat kesilir. Onun öteki resimlerini görmek arzusu duyar. Size şu kadarını büyük bir emniyetle söyleyebilirim ki Fikret Mualla kadar resim yapan ecnebi ressamların hepsi yaptıkları iş sayesinde paşa gibi değilse de bey gibi yaşamaktadırlar. Fikret Mualla onların 1954 te ulaştıkları ustalığa 1936 da ulaşmıştı. Böyle olduğu halde niçin bir türlü rahata kavuşamadı. Niçin bir çok istidatlara layık olduğu değeri veren Paris ondaki değeri bulup çıkaramadı. Kabahat kimde? Bence kabahat alkolün tel tel çözüp bıraktığı sinirlerde. Fikreti gündelik hayata bağlayan  akıl tellerinin kıldan ince kılıçtan keskin bir duruma gelene kadar aşınmasında. Bu aşınmanın göze batan tarafı şu:

  • Ben iyi bir ressamım. Cemiyet benim kıymetimi bilmeli, beni bağrına basmalı. Beni şımartmalı. Benim irili ufaklı taşkınlıklarıma göz yummalı. Ekmek elden su gölden yaşamalıyım. Hiç kimseye hesap vermeye borçlu değilim. Cemiyete canım ne isterse onu veririm. Buna karşılık da canım ne isterse onu alırım. “ düşüncesindeyi Mualla.

1950‘lerde bile Paris’in veremediğini, 1930 larda Türkiye’nin vermesini beklemek tabiiki hayalcilik olur. O günlerde toplumumuz modern sanata açılmada daha emekleme çağındaydı.

Aslında durumun tam da öyle olmadığını Bedri Rahmi’nin dediğine uymadığına 64 te Fikret Mualla için sergi açan zamanın ünlü galeri sahibi Bassano dan da dinleyelim. Fikret Mualla’nın açılışına katılmadığı sergi için yazılan yazıdan izleyelim Türkiyede kıymeti bilinmeyen “Halis” ressamın geldiği yeri… 

12 Kasım -15 Aralık 1964 tarihleri arasında açık kalan serginin tanıtım yazısında Bruno Brassano şöyle demiş:

“Onu on yıl kadar önce Rue de Seine bistrolarından birinde tanıdım. Kısa boyu, geniş yapısı ile bir sirk ayısını andırıyordu. Deniz gibi şeffaf gözleri vardı. Dağınık kır saçları, kalın dili, büyük dudakları, soluk yüzü alkolün tahrip ettiği bir kişi intibasını  uyandırıyordu. Ancak kılık kıyafeti düzgündü, açık renk kadife elbisesi vardı. Yakası açık gömleği bir boğa boynuna benzeyen boynunu ortaya koyuyordu. Küçük meyhane, güzel sanatlar okulunun öğrencileri, ressamlar ve esnaf doluydu. Pek gürültülü idi içerisi. Fakat bizimki, tek başına susuz, saf içki dolu kadehi önünde oturuyordu. Yalnızdı ve daima yalnız kalmayı tercih ederdi. Sözün kısası hiç kimseye önem vermezdi. Kendi kendine konuşan bu tuhaf adam kimdir diye düşünüyordum. İlgilenmek üzere yaklaştım. Kendisi ile konuşmaya başladığım zaman beni tanıdı. Halbuki ben on hiç tanımıyordum. Ona bir yerde nasıl tesadüf ettiğimi hatırlayamadım. Aslında bunun ehemmiyeti yok!

“Bu meyhanede tesadüfen buluşma sonucunda eserleri hakkında bende büyük ilgi uyandı. Güçlü, yarı tatlı, yarı acı, sert, yakıcı merhametsiz, soytarı resimlerine karşın hayranlık duydum. Bu hayretim geçtikten sonra zavallı bana eski afişler ve ilanlar arkasına yapılmış yağlı boya rulolarını gösterdi. Gözlerim kamaştı. Bana öyle geliyordu ki bu ilan kağıtlarına yapılan resimlerden, bir gece volkanın alevi gibi gözleri kamaştıran renkler fışkırıyordu. O günden itibaren bu adamın resimlerine daha da hayran oldum. Kendisine gaipten ilhamlar ve sesler gelen bu adam, daima hayal görüyordu. Deliydi ama ben bu delinin eserlerini sevmiştim. Aslında bu adamlar normal çizgini dışına çıktıkları için biz onlara deli diyoruz. ….

Bugün onun eserlerinden derlediğim parçalarla bir sergi açmış bulunuyorum. Adına “Paris’in Aşağı Tabaka Ressamı Mualla” deyişimin sebepleri vardır. Toulouse – Lautrec gibi Mualla bizi merkezinden fırlamış, yolundan sapmış kusurlu Paris’in aşağılık taraflarında gezdiriyor. Bize adi şehri tanıtıyor. Bu umumhane resimlerine , meyhane alemlerinin iç yüzünün tasvirlerine bakın.! Bunların hepsi gerçek, gülünç, trajik, facia sahnelerinden örneklerdir. İşte bu sebeple bizimki Toulouse – Lautrec’e benzemektedir.Yalnız zamanımız başka olduğu gibi, Mualla’nın kullandığı vasıtalarda başkadır. Bunlar insan ruhunu heyecanlandırmakta ve seyredenleri uzun müddet düşündürmektedir.Bunun içindir ki kendi kıymetini bilmeyen ve eserlerinin herhalde kendisinden sonra yaşayacağını sezmeyen bu sanatkara ben, biraz melankolik gözüyle bakıyorum.”

Fikret Mualla Bassano’ya bir cevap mektubu yazar. Kendisinini de bu anlamlı yazıya verdiği cevap da tabii ki ressamca ve Fikret Muallaca olmuştur…

“Sevimli mektuplarınızı ve basında  hakkımda  çıkan eleştirilerin kupürlerini aldım. Bunları okuduktan sonra bu mektubuma ekli olarak iade ediyorum. Beni “Sarhoş – Deli” diye nitelemekle bir parça merhametsizce davranmış olmadınız mı?  Evet her zaman bütün dünya tarafından baltalandım. Paris gerçekten bir rezillik. Ve çanak yalayacılar, sahtekarlar ve ipsizler beni soydular.! Pek çokular, Nihayet.

Size en iyi samimi dilekler temenni ederek Allaha ısmarladık diyorum.”

Picasso’ya “Sizi tanımıyorum” diyen bir kişilikten başka ne beklenir ki…

Fikret Mualla’nın hüzünlü öyküsü burada son buluyor. Eğer o da yaşamında Picasso gibi sanatını kanıtlayabilseydi muhtemelen o günün en güzel Margaux’larını Petrus’larını Premier Grand Cru’lerini tadardı. sanat tarihi benzer örneklerle dolu. Fikret Mualla da bunlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Nur içinde yatsın.