Akıllı telefonlarla yapılmış görüntüler New York Metropolitan Müzesi’ne nasıl girdi?
 
 
New York, fotoğraf konusunda başı çeken şehirler arasında. İstanbul’un da, fotoğrafın çekildiği, sergilendiği ve izlendiği bir şehir olmasını umut ediyoruz deyip, temmuz ayında dört günlük New York seyahatimiz sırasında yaşadığımız fotoğraf serüvenimizden söz edelim.
Google amcaya ‘New York photo exhibit’ yadığımızda, şehirde 36 tane fotoğraf sergisi olduğunu anladık. Bronx ve Brooklyn komşu bölgeler hariç tabii ki. Sadece Manhattan’dakilerdi sözü geçenler. 36’dan ilgimizi çeken10 tanesini seçtik. Üç galeri kapalı olduğundan Irving Penn’in sergilendiği MET Metropolitan Museum’a üç kez gittik. Nedeni de, dünyanın en önemli müzesi kabul edilen Metropolitan Museum’da iPhone ile yapılmış bir serginin varlığıydı. “Talking Pictures: Camera-Phone Conversations Between Artists” yani “Konuşan Fotoğraflar; sanatçılar arası kamera-telefon muhabbetleri” adlı sergiyi görmek bizi hem şaşırttı, hem de sevindirdi. Kameranın bir amaç değil bir araç olduğunun anlaşılması ve teknolojinin esiri olmak değil teknolojinin bizim esirimiz olmasını anlamak açısından da önemli bir sergi. “Fotoğraf teknolojidir” diyen Mehmet Bayhan hocaya buradan selam ederken, teknolojinin doğru kullanıldığında bizi doğru yere taşıyacağını vurgulamak istiyoruz. Teknolojinin bizim yaratıcılığımıza engel olmaması gerektiğini, sanatın ve sanatçının özgür kalması gerektiğini anlıyoruz.
Irving Penn’in doğumunun 100. yılında düzenlenen sergide, moda fotoğrafçılığında Richard Avedon ile kıyaslanan sanatçının daha ne kadar çok özelliği olduğunu fark ettik. Penn az konuşan, her gün daha iyi fotoğraf çekmek için uğraşan ama hiç bir zaman ün peşinde koşmamış, mütevazi  bir kişiliğe sahip. Öğrencileriyle neredeyse deklanşör sesi ile ilişki kurmuş. Yıllarını karanlık odada baskılarını kendisi yaparak geçirmiş, baskı maddesinin önemini çok iyi kavramıştır. Her yaptığı işi büyük bir titizlikle yapan bu ünlü fotoğrafçı 1917-2009 arası yaşayıp 92 yaşında hayata veda etmiş. Bu sergi kendinin bugüne kadar yapılmış en büyük retrospektif sergisi. Basit stüdyosunda 70 yıllık kariyeri sırasında kompozisyon ve ayrıntı üzerinde durmuş. 200 kadar fotoğraf arasında moda konulu olanların dışında portre, natür mort, nü, sigara ve sokaktan topladıkları ile yaptığı serileri de izlemek mümkün. Her karenin nasıl bir hassasiyetle kompoze edildiğini ve fotoğraf tekniğine nasıl hakim olduğunu anlamak güç değil. Moda fotoğraflarının ağırlıkta olmasının nedeni, eşi isveçli Lisa Fonssagrives’ın dünyanın en önemli top modellerinden olması ve Penn’in Vogue gibi çok önemli moda dergileriyle çalışması olsa gerek. 1961-64 yıllarında kullandığı Rolleiflex 3.5 E3 Twin-Lens Reflex Camera (75 mm Carl Zeiss Planar Objektifli) sergi girişinde sergileniyor. Dönemin moda fotoğrafçılığının fotoğraf makinalarından biri Hasselblad ise diğerinin orta format Rolleiflex olduğunun kanıtı olarak görüyoruz. İlgilenler için, müze web sayfasında çok güzel audio bilgiler, sergide kullanılan fotoğraf ve diğer malzemeler görülebilir
 
MET Museum’da Italyan erken dönem fotoğrafçılığı, fotoğraf tarihi açısından ilginçti. Daguerrotype, cyanotype gibi kullanılan malzemeler, renkler, konular görsel bombardıman altında kaldığımız şu günlerde sanki başka dünyanın ürünleri gibi duruyor.
Women seeing women adlı fotoğraf sergisi de bize ilginç gelen arasındaydı. 12 Magnum fotoğrafçısının organize ettiği 20 önemli kadın fotoğrafçının çektiği, konusu kadın olan moda ve belgesel fotoğraflardan oluşn sergi bizim bulunduğumuz dönemde ne yazık ki kapalıydı. Kadın fotoğrafçıların öneminin her geçen gün arttığı ülkemizde de böylesi sergileri gönül arzu ediyor doğrusu. Georgia O’Keefe 1925 yılında şöyle demiş “I feel there is something unexplored about women that only a woman can explore.”  Yani; Kadında sadece kadının ortaya çıkarabileceği birşeyler olduğunu hissediyorum”
 
Diğer önemli bir sergi içinde Amerika’da yaşayan bir Türk fotoğrafçının da bulunduğu karma sergiydi. Uzun süre küçük sergi mekanından ayrılamadık. Özenli değişik baskılar (özellikle arşiv kağıt, arşiv mürekkep ağırlıklı), değişik konular, renkli ve siyah beyazın değişik tarzları bizi alıp değişik dünyalara taşıdı. Sergi mekanının sahibesi Robin Rice’ın kendisi de fotoğrafçı. Türkleri de çok seviyor. Bize, sahibi Türk olan Turks and Frogs adlı restoranda yemek yememizi önerdi. Istanbul’dan bir fotoğraf sergiyi süslüyor.
Küratörlüğünü Mia  Fineman’in yaptığı “Talking Pictures: Camera-Phone Conversations Between Artists” adlı sergi aklımız başımızdan aldı. Beş ay boyunca seçilmiş 12 sanatçının birbirleriyle görseller aracılığı ile iletişim kurmaları, kendi özellerini birbirlerine açmaları, efemera bir diyalog kurmalarının büyüsüne kapıldık. 12 sanatçı, bizdeki aşıkların atışması gibi karşılıklı taşlamalarla ya da birbirleriyle ya tek tek veya toplu halde görsellerle iletişim kuruyorlar. Daha sonra MET küratörünün havuzunda biriken bu görsellerden Mia Fineman 4 kitap 4 duvar sergilemesi ve video instalasyon yapmış. Bu güzellikleri görmek için MET’e üç kez dönüyoruz. Sergiye sadece bağışla da girilebiliyor. Bağış 1 cent ile başlıyor. Çoğu insan 1 dolarla giriyor. 3 kez MET’e dönmek bizi Irving Penn’i tanımamızı ve iPhone fotoğrafçılığının geldiği yeri daha iyi anlamamızı sağladı.
12 seçilmiş sanatçı arasında Türk bir sanatçıya rastlamak bizi mutlu etti. Ahmet Öğüt,     Alexandra Pirici ile eşleşmiş ve güzel bir diyaloğa imza atmışlar.
 
Doris Ulmann önemli bir portre fotoğrafçısı. 1934’te genç yaşta ölen Ulmann Platine palladium tekniği ile baskılarını yapmış ve Amerikalıların portrelerini çekmiş.  Sergisi Keith de Lellis galeride. http://www.keithdelellisgallery.com
 
Gezdiğimiz diğer bir sergi “Sunset Decor” adlı kavramsal bir sergiydi. Marian Goodman Gallery’de Belçikalı Mallermé ve Magritte hayranı “ready made”in uygulayıcılarından plastik sanatçı Marcel Broodthaers’ın ölmeden önceki son iki fotoğrafına gönderme olarak hazırlanmış. Sergi ortamında 10 sanatçının stüdyosu var. Aşırı politik sanatçıya gönderme yapan 10 sanatçının eserleri sergilenmiş. Vahşi batıya dair kültürel ve politik video instalasyonları, objeleri heykeller ve fotoğraflardan oluşan sergi kavramsal sanat sergisine güzel bir örnek olarak hafızamızda yerini aldı.
Ünlü New York çağdaş sanat müzesi MoMa’da bizi ilgilendiren iki sergi vardı. Biri çağdaş sanat tarihine adını akım yaratan kişi olarak yazdırmış Robert Rauchenberg, diğeri Louise Lawler: “Why Pictures Now” adlı görsellerle ilgili felsefi bir sergi. Rauchenberg çok önemli bir sanatçı. Ressam olarak girdiği sanat yaşamında, resim, heykel, dans, müzik, kolaj, instalasyon, fotoğraf gibi değişik sanat alanlarına dokunmuş … Sesin molekülleri harekete geçirdiğini ve bunun sanatta kullanılabileceğini bilim dünyasından önce fark edip uygulamaya koymuş. Fotoğrafa ilgisi yoğun ancak dünya bu konuya ilgisine maalesef ilgisiz kalmış. “Robert Rauschenberg: Photographs 1949-1962” adlı fotoğraf kitabını izlemek fotoğrafa duyduğu sevgiyi anlamaya yeterli.
 
‘Louise Lawler: Why Pictures Now? adlı sergi sanatçının 40 yıl boyunca görsellere yaklaşımını sorgulayan ve ortaya koyan ilk müze sergisi. Bu Amerikalı aktivist, feminist, savaş karşıtı sanatçı. Louise Lawler temelde işini başka sanatçıların fotoğraflarını, görsel işlerini kendi evlerinde, koleksiyonerlerde ve müzayedelerde fotoğraflamak üzerine kurmuş. Bu görsellerin nasıl gösterilmesi gerektiği konusuna kafa yormuş. Sanatçının işinin stüdyoyu terk ettikten sonraki geleceğini sorgulamış. Fotoğrafın gittiği yere göre değerinin değiştiğini vurgulamış. Örneğin bir müzayedede satılmak üzere sergilenen Andy Warhol’un yaptığı yuvarlak altın  Maryline Monroe fotoğrafının fotoğrafını çekerek onu başka boyuta taşımış. Aslında çektiği fotoğrafın baskısı orijinali ile aynı, ama fotoğrafı çekerken müzayede satışı sırasındaki fiyat etiketini de fotoğrafının içine almış. Yani René Magritte in “Bu bir pipo değildir” adlı pipo tablosundaki yaklaşımı sergilemiş. Adını da “ Maryline Monroe sizi ağlatıyor mu?” koymuş. Görselin başlığının fotoğrafın değerini değiştirmesine bir gönderme yapıyor. Sergi salonunda bu eserin bulunduğu duvarın tam karşısına aynı eseri bir daha asmış ve bu eserin adını da “Andy Warhol sizi ağlatıyor mu?” koymuş. 
Sanata boyut tanımayacağının göstergelerinden olduğunu düşündüğümüz bu yaklaşım ile New York fotoğraf ve sanat dünyasındaki kısa süreli gezintimize son veriyoruz.