Şarap çok yönlüdür, yedinci sanata da gönül vermiştir. Sinema ise bu sevgiyi karşılıksız bırakmamış, şaraba rol vermiş, o da çok iyi bir oyuncu olup, çıkmıştır. Şarap, filmlerin pek çoğunda figüran ya da dekorun bir parçası olarak görev yapmaktan gocunmamıştır. Belli ki, bunu sinema kariyerinde atılması gereken bir adım, kazanılması gereken bir deneyim olarak görmüştür. Kimi filmlerde suça yataklık etmek zorunda bırakılmış: içine zehir karıştırılıp, kurbana –ölümün soğuk nefesinin kendi hoş tadı eşliğinde– usulca yanaşmasına göz yumması gerekmiştir istemeyerek de olsa… Zaten şaraba itiraz hakkı tanınmamıştır. Ona kalsa, böyle olmayacağından eminiz. Çünkü şarabın aslında kötü niyetli olmadığını biliyoruz. Ama kariyer uğruna buna bile katlanması gerekmiştir. Ambiyans göstergesi olarak filmdeki yerini aldığı durumlarda, koltukları kabarmıştır.

Michael Curtiz’in 1942 yapımı kült filmi ‘Casablanca’dan aklınızda kalan kim bilir ne çok şey var… Ünlü repliği “Tekrar çal, Sam”, ünlü şarkısı ‘As Time Goes by’… Şarap ve şampanya, filmde umutsuzlukla ve sıkışıp kalmışlık duygusuyla baş etmeye çalışan karakterlerin sığınağı olarak dikkatimizi çeker. Yine de şarap sadece kederin eşlikçisi değildir. Ilsa (Ingrid Bergman) ve Rick’in (Humphrey Bogart) mutlu Paris günlerinde, keyfin tamamlayıcısıdır. Ayrılmalarına ramak kala, Rick’in bol bol şarap içtiği görülür. Çünkü, Almanlar’ın Paris’e yaklaştığını duyan Fransızlar, Cordon Rouge’a kıyamazlar; normalin çok üstündeki miktarlarda tüketerek bu değerli şarabı bitirmeye çalışırlar. Amerikalı Rick, Fransızlar’ın tarafını tuttuğundan, onlara Cordon Rouge içerek destek olmaktadır.

Frank Capra’nın yönettiği, 1946 yapımı ‘It’s a Wonderful Life’ (Şahane Hayat) adlı filmde, bir meleğin (Donna Reed) bunalımdaki işadamına (James Stewart), hayatın kendisi olmasaydı neye benzeyeceğini gösterme çabaları konu edilir. Filmde şampanya ve sıcak şarap da rol alır.

Raymond Chandler’ın ‘The Big Sleep’ (Derin Uyku) adlı romanından, William Faulkner’ın senaryosunu yazdığı, 1946 yapımı filmde, Humphrey Bogart ve Lauren Bacall başrolleri paylaşmışlardır. Film, çetrefilli bir cinayeti çözmeye çalışan bir dedektifin başından geçenleri anlatır. Karakterlerin sertliğiyle uyumlu olarak bolca brandy tüketilir. Brandy, genelde şaraptan damıtılarak elde edilir. Alkol oranı yüzde 40-60 arasında değişir. Üzüm dışında, erikten de elde edildiği olur.

Klasik bir aşk hikâyesinin anlatıldığı, Cary Grant ve Deborah Kerr’in oynadıkları 1957 yapımı ‘An Affair to Remember’ adlı filmde pembe şampanya başroldedir.

‘Baba’ filmlerinde şarap, İtalyanlar’ın günlük yaşamındakine paralel olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Filmlerin pek çok sahnesinde çeşit çeşit şarapla karşılaşırız. En pahalı şaraplardan, ev yapımı markasız şaraplara kadar. Bu filmlerde Chianti’nin tercih edilen şaraplardan olduğunu görürüz. Chianti, İtalya’nın en ünlü kırmızı şarabıdır. Toskana Vadisi’nde üretilir. Ana malzemesi Sangiovese üzümüdür. Başka üzümlerle de takviye edildiği olur.

James Bond’un Votka Martini düşkünü olduğu bilinir. Ancak James Bond serisinde baştan beri şarap da vardır: 007, özellikle 1953 Dom Perignon’a düşkündür.

Jonathan Demme’in 1991 yapımı ünlü filmi ‘Kuzuların Sessizliği’nde, karizmatik psikopat katil Hannibal Lecter’ın (Anthony Hopkins) favasına eşlikçi olarak tercihi Amarone’dir. Amarone, hasır üzerinde kurutulmuş Corvina, Rondinella ve Molinara üzümlerinden yapılan güçlü bir İtalyan şarabıdır. Asidi azdır ve alkol oranı genelde yüzde 15’in üzerindedir.

Alexandre Dumas Père’in yapıtından 1993’te yeniden çekilen ‘Üç Silahşörler’ adlı filmde, silahşörlerden Athos’un (Kiefer Sutherland), Anjou şarabını tercih ettiği görülür.

Türk filmlerinde assolistlerin ayağına su gibi dökülen, pompalı bir tüfek gibi patlatılan şampanyaları da es geçmemek gerek.

 

 

 

Pinot Noir, nazlı bir üzüm. Sisli, rüzgârlı, serin, gölgelik ve kuzeye bakan alanlarda iyi ürün yetişiyor. Kabuğu ince. Üzümün cinsi ne kadar küçükse, şarabı o kadar iyi oluyor. Fransa’nın kuzeyinde kendisine uygun iklim koşulları sağlanıyor ve en iyi Pinot Noir orada yetişiyor. En iyi koşulları bulduğu Bourgogne dediğimiz bu bölgede bile ancak üç yılda bir iyi Pinot Noir ürünü elde ediliyor.

Pinot Noir ile sek kırmızılardan köpüklü şaraplara dek farklı çeşitler üretilebiliyor. Rengi açık ya da koyu kırmızı olabiliyor. Meyve tatları aldığınızda; bu, çilek de olabiliyor, kiraz ya da erik de. Sandal ağacı, baharat ve çiçek aromalarını ayırt edebiliyorsunuz. Kompleks tatlar alıyorsunuz. Pek çok yemeğe iyi bir eşlikçi oluyor.

Üzüm yetiştiricilerinin bazıları, kendilerine meydan okuyan bu çeşidi özellikle üretmek istiyorlar. Çünkü Pinot Noir’dan yapılan şarap, kalbe hitap ediyor. Nadir bulunan, nadiren iyi yetişen bu üzümden, gizemli ve romantik hisler uyandıran şaraplar yapılıyor.

Şarapseverler arasında takım tutar gibi Pinot Noir’ı tutanlar var. Bunlardan birisine ‘Sideways’ filminde rastladık. Filmin kahramanı Miles (Paul Giamatti), filmin en unutulmaz sahnesinde, Maya’ya (Virginia Madsen) neden en sevdiği şarapların Pinot Noir’dan yapılanlar olduğunu açıklıyor. Pinot Noir’ı Cabarnet Savignon ile kıyaslıyor. Cabarnet Savignon’un kolay yetişir, her yerde karşılaşılır oluşunu olumsuzluklar hanesine yazıyor. Pinot Noir’ın kaprisine rağmen, sunduğu eşsiz tatların peşinden gittiğini anlatırken, adeta aradığı kadını tarif ediyor. Maya ise ona şarabı neden sevdiğini anlatıyor. Bu eşsiz diyalog sinema tarihinde yer alacak gibi görünüyor. Şaraba aşkla bağlı iki insanın, hayatlarının zorlu bir döneminde birbirlerini buluşu ve şarabın onları birbirlerine bağlayışı filmi izleyenleri mutlaka etkiliyor.

‘Sideways’, evlenmek üzere olan Jack’in (Thomas Haden Church), arkadaşı Miles tarafından Kaliforniya’da bir haftalık şarap ve golf turuna davet edilmesi ile başlıyor. Film iki erkeğin orta yaş krizine, birbirine tam anlamıyla zıt tepkilerinin açığa çıktığı, zaman zaman çatışmaya dönüştüğü durumların bir toplamı haline dönüşüyor.

İki erkeğin şaraba bakışları, hayata bakışlarını da temsil ediyor. Miles, şarabı hakkını vererek içmeyi tercih ederken, Jack yola yordama aldırmaksızın, o an aklına esen şişeyi açıp içiyor.

Filmi izlerken, dünyanın önde gelen Chardonnay ve Pinot Noir üretim yerlerinden Santa Barbara’nın bağlarında, şarap tadımı yapılan yerlerinde nefis bir gezi de yapıyorsunuz. Şarap tadımıyla ilgili çok başarılı sahneler var.

Miles, Maya’ya çok nadir bulunan 1961 ürünü şarabını neden o güne kadar içmediğini anlatırken, buna değecek özellikte bir gün yaşamadığını söylüyor. Maya ise böylesine muhteşem bir şarabın açıldığı günün -ne olursa olsun- özel bir güne dönüşeceğini söylüyor.

İşler planlandığı gibi gitmeyince, şarap baş döndürmeye başlıyor. Güvenli ana yoldan ayrılıp, nereye gittiği belli olmayan, ancak risk alınıp sapıldığında asıl güzelliklerin görülebildiği yan yollara sapma cesareti veriyor. Bazen rotadan ayrılmak iyi gelir. ‘Sideways’, Oscar ve Altın Küre ile ödüllendirildi. Biz güzel bir şarap açıp içtiğiniz ve güzel kıldığınız her güne bir Oscar veriyoruz.

 

AOC Fransa’da ortaya çıkmış, şarapların kalitesini korumaya yönelik bir sistemdir. Şarapçılıkta iddiası olan ülkelerde kullanılmaktadır. Ülkemizde “Şaraba yol mu verilmelidir, yoksa önü mü kesilmelidir?” konusu hâlâ kesinleşmediği için, henüz bu sisteme değinememiştik. Bu yazımızda, kökeni belli şarapları adlandırmada kullanılan AOC teriminin çıkış noktasını anlatacağız.

Olay 1854 yılında Paris’te başlar. III. Napolyon, Paris’te ‘Evrensel Sergi’yi hazırlamaktadır. Bordeaux bölgesinden en iyi ürünlerini göndermelerini ister. Bordeaux’lular Bourgogne ve Champagne bölgelerinin sergiye şarapla katılacaklarını öğrenirler. Onlar da şarap göndermeye karar verirler. Ancak gönderecekleri şarapları hangi yöntemle seçecekleri konusunda karar vermekte zorlanırlar. Ticaret Odası’ndan yardım isterler. Ticaret Odası bir komisyon oluşturur. Bu komisyon yıllar boyunca en pahalı 60 şarabı belirler. Onlara göre fiyat, kalitenin en önemli göstergesidir. Bu 60 şaraba ‘Premier Cru’ adını verirler. 15 Nisan 1855 tarihinde beş grup da 60 şarabı teslim eder. Bu beş gruptan dört tanesi Medoc, biri Haut-Brion’dur. Saint-Emilion ve Pommerol’u (Petrus) Bordeaux şarapları içinde saymazlar, çünkü bunlar Bordeaux sınırları dışında, Liboune adlı bölgededirler. Beyazlardan Sauternes şaraplarını seçerler. Château d’Yquem’i çok özel bir yere yerleştirip ‘Premier Cru Superieur’ diye adlandırırlar…

Bugüne kadar bu seçilmiş 60’ların arasına girmeyi başarabilmiş tek bir şarap vardır: Mouton Rothschild. Bu şarabın listeye girebilmesi kolay olmamıştır. Baron Philippe de Rothschild’in bastırması ve 1973 yılında Jacques Chirac’ın Tarım Bakanıyken verdiği destek sonucunda bu iş başarılmış ve bu ünlü şarap hak ettiği yeri bulmuştur. Premier Cru olarak seçilen bu şarap, lokomotif görevini üstlenerek Château’sunu ön plana çıkarmayı başarmıştır. Diğer ünlü Premier Cru’lar ise Lafite, Latour, Margaux Haut Brion ve Yquem’dir. Premier Cru mükemmellik ister. Sıradanlık hissedildiği anda klasifikasyondan düşer.

Paris’te beni havaalanından şehre götüren taksi şoförü nereden geldiğimi öğrendikten sonra İstanbul’daki havayı sordu. Cevabını verip, daha az sıradan bir soruyu kendisine yönelttim: Hangi şarabı seviyordu. Cevabı çok hoşuma gitti. “İşte dalga geçilmeyecek bir konu!” dedi. “Şarap şakaya gelmez. En güzel şaraplar Bourgogne bölgesinden çıkar. Paris’teyken mutlaka bir şişe Mercury için.” Maalesef sözünü tutamadım ve ben yine yönümü Bordeaux’ya çevirdim. Hiç pişman olmadım desem yalan olmaz. Özellikle de 1986 Cote de Castillon mükemmeldi, diyebilirim.

Ülkemizde şarap şu anda çıktığı yerden alaşağı edilmezse, mutlaka benzeri düzenlemelerle kalite kontrolü standart hale getirilmeli ve denetim sıkı bir şekilde yapılmalıdır… İşte o zaman Türk şaraplarının kalitesi giderek artacak ve dünya standartlarını yakalayacaktır. Yanlış anlaşılmak istemem; ülkemizde de kaliteli şaraplar üretilmekte ve bu şaraplar ülkemize has üzümlerden yapıldıklarından, şarapseverler için özel bir anlam taşımaktadırlar.

Geçen yıl Arles fotoğraf festivalinin 50. yılı Arles’da kutlamış güzel vakit geçirmiştik. Aşağıda geçen seneki festivaldeki izlenimlerimizi bulacaksınız, bu yıl Arles fotoğraf festivali yazı hastanede geçirdi.

Dile kolay 50 yıl. Bizim fotoğraf festivalimizin bir kaç yıl içinde dar boğaza girdiğini düşündükçe insan 50 yıl süregelen bir fotoğraf festivaline şapka çıkartıyor. Ama her yer sıcak, sıcak, sıcak; her yer fotoğraf. Fotoğraf sıcak duygular saçıyorlar ama sıcaktan eğrilmiyor dimdik ayakta duruyorlar. Hepsinin söyleyecek sözleri var.  Sivrisinekler bizi yemeğe çalışıyorlar ama fotoğraf aşkından sesimizi çıkartmıyoruz. Provence bölgesinin az ziyaret edilen ve savaş sonrası ekonomik sıkıntılar yaşayan bu küçük şehri nasıl dünyanın fotoğraf başkenti oluyor anlamakta güçlük çekiyoruz. Zaman zaman 35 derece altında bir sergiden çıkıp bir başka sergiye giriyoruz. Ama şikayet etmiyoruz. Ustalara fotoğraf kitabı imzalatıyor, konferans dinliyor, küratörleri ve sanatçıları rehberliğinde bir kaç sergi daha geziyor, gece Antik Tiyatroda görsel şölen yaşıyor, fotoğrafla yatıyor fotoğrafla kalkıyoruz. Bir fotoğraf severin başına gelebilecek en mutlu şey, açılış haftası boyunca burada olmak. Dünyanın en ünlü fotoğrafçıları, ustalar, fotoğraf editörleri, fotoğraf/sanat eleştirmenleri, fotoğraf küratörleri, müze yöneticileri, koleksiyonerler, profesyonel fotoğrafçılarla bir arada  olma şansı yakalanıyor. Tüm fotoğraf severler ve fotoğraf tutkunları bir araya geliyor ve fotoğrafla/fotoğraf sevgisiyle yaşıyorlar, fotoğrafı tartışıyorlar. Festivalin adı da zaten “Fotoğraf Karşılaşmaları”. Festival  2 ay boyunca sürüyor. Arles’da ve çevresinde tüm otel ve pansiyonlar aylar öncesinden dolmuş oluyor. Ancak 30-40 kilometre dışındaki bölgelerde kendinize yer bulabiliyorsunuz.

Bu benim 4. festivalim, en görkemlisi. Diğer gelişlerim Workhshop’lar için olmuştu. 1 Hafta boyunca ustalarla çalışma olanağı bulmuştum. İspanyanın tek devlet sanatçısı ünvanlı fotoğraf sanatçısı Alberto Alex-Garcia, Claudine Doury, Lea Crespi’den öğreneceklerimi öğrenmiştim. 2 ay boyunca her hafta 3-4 değişik hoca 10 kişilik gruplara üst düzey kurslar var. Festivalin 3 katlı bu iş için asırlık bir okulu da var. Sadece  bu stajlar için kullanılıyor. Festivalin ayrıca her yıl anlaşma yaptığı önemli ve daha az önemli 20 kadar sergi ve yönetim noktaları var. Fanton denilen nokta karargah, tüm festival buradan yönetiliyor. Demir yollarının “Mekanik” denilen eski atölyeleri çok geniş bir mekan ve festivale hizmet ediyor. Ressam atölyeleri, kiliseler, resmi binalar, Van Gogh vakfı ve Mistral en önemli mekanlardan. Bazılarında değişik salonlarda  6-7 sergi aynı anda yapılıyor.

50 yıl için açılış konuşması yapan Susan Meiselas onur konuğu. Gogh vakıf binasının üst katını Suzan Meiselas ile Eva Arnold ve Abigail Heyman’a ortak sergi açmışlar. Konu ortak olduğundan sorun olmamış. Kadın zaten bu festivalin ana temalarından. Helen Lewitt sergisi en önemli sergilerden.  Bu festivalde kadın fotoğrafçılar dışında  vintage fotoğraf, Brut fotoğraf öne çıkartılmış. Asya konuları ve fotoğrafçılarının ağırlığı hissediliyor. Brut fotoğraf sergisi etkileyici Bruno Descharme adlı bir sinema yönetmeninin yıllarca topladığı 8000 brut fotoğraf koleksiyonundan seçilmiş fotoğraflardan oluşmuş. Brut fotoğraf fotoğraf dünyasının tanımadığı, sanat çevresi dışında kalmış az saydaki marjinal ve esrarengiz kişilerin yaptıkları işlerden oluşuyor. Marjinallerin hikayelerini anlatıyor. Son yıllarda öne çıkan fotoğrafçılara baktığımızda  bu fotoğrafçıların seçtikleri konularda da geceye akanların karanlık alanların ve  marjinal yaşamların öne çıktığını fark ediyoruz. Fotoğrafları da aynı şekilde low key çalışmalar.

Vintage fotoğraflara gelince ana sergi 4 katlı Ortiz vakıf binasındaki “What’s Going On” adlı sergi. Marvin Gaye’in sergiye adını veren önemli şarkısından yola çıkan sergi hem Motown plak şirketinin yaptıklarını hem de 70 li yılların felsefesini sorgulayan bir sergiye dönüşmüş. Obama Motown için “ Motown beni şu an olduğum adam etti” demiştir. Çok önemli… Marvin Gaye, Diana Ross, Stevie Wonder, The Jackson 5, Temptation, Four Tops ve Supreme plaklarının kapaklarının fotoğraflarından yapılan kolaj bizi o yıllara alıp götürüyor. Bir kaç şarkı beynimizde çalıyor; “Dancing in the street”, “I just call you to say I Love you”, “Papa was a rolling stone”, “Reach out, I will be there”, “Please Mr Postman” bizi alıp başka yerlere götürüyor. Fotoğrafın her zaman görüntü demek olmadığını çok daha fazla şeye hizmet ettiğini bilenlerdeniz.

Villa Bankemon’ da Andy Warhol, Robert Mappletrophe ve başka fotoğrafçıların 40X50 cm’lik dev polaroidlerinin olduğunu duyuyoruz  ancak villa her türlü etkinliğe kapalı. Ancak Polariod sponsorluğunda açılan bir galeride “30 years of Poloraid Photography by Robby Müller” adlı sergiyi geziyoruz. Serginin adı “”Like sunlight coming throught the clouds”. İlk çıktığında 2 kg olan Polaroid sanırız geri geliyor. Welcome Polaroid seni Vinyl plaklar gibi karşılarız. Pamuklara sararız.

Anonim Proje adlı sergi  2,5 yıl boyunca toplanan Kodakrom dialardan yapılmış bir başka sergi, Ressamlar evinde ve etkileyici.

Martin Parr 50 yıl için 50 kitap seçmiş. İlginç bir sergi  kitap sevenleri mutlu edecek cinsten. Martin Parr’ın bizim seçeceğimiz fotoğraf kitaplarının seçmeyeceği aşikardı zaten 10 tane kitabı ancak tanıyoruz. Cahilliğimize mi vermeli yoksa fotoğraf dünyasının dipsiz kuyu olmasına mı bilemedik doğrusu.

Festival için 50 yıl boyunca her yıl bir afiş üretilmiş 1985 yılının afişini ingiliz ressam  David Hockney boyanmış.

Yıldızı parlayan fotoğrafçılardan amerikalı Stacy Krenitz “fotoğraf beni yaşama döndürdü” diye slogan koymuş ama bence pek de etkileyici bir slogan olmamış. Fotoğraf bir şekilde hepimizin hayatını etkilemiyor mu, dönüştürmüyor mu? Bendeniz KBB doktorunu bu satırları yazan bir fotoğrafçıya dönüştürmedi mi? Stacy 10 yıl boyunca ıssız ve fakir Tenesse eyaletinin Appalaches bölgesinden getirdiği çarpıcı görselleri sergilemiş. Dokümenter lezzetindeki fotoğraflarda çoğu kendisini kullanmış.

Meiselas dışında onur konuklarından biri de Mohamad Bourouissa. Festival kendisine Monoprix büyük mağazasının 2 katını ayırmış, o da kendi retrospektifi sergisi olarak çok önemli işlerini taşımış. Çoğu video instalasyon ama Paris banliyösünün marjinal kesimi işe ilgili projeleri de var. Ayrıca 60 lı yıllar da projeler yapan Jacques Wildenberg’in eserlerini de kendi sergisine alarak onu da onurlandırmış.

“Home sweet home” sergisinde 30 ingiliz fotoğraf 40 ingiliz evi iç dekorasyonu ile görseller sergilemişler. Evler burjuva evlerinden New Castle işci evlerine kadar değişik bir yelpazeyi kapsıyor.

Geliyoruz Libuse Jarcovjakova’ya. Devasa Sainte Anne kilisesinde sergisi var. Çek Nan Goldin diye anılıyor kendisi. 70 li yıllarda Prag underground yaşamından sahneleri gözlerimizin önüne başarıyla sergilemiş. Çok etkileyici bir sergi. Festivalin yıldızlarından.

Dikkatimizi çeken bir kaç sergi; Philippe Chancel’in “Datazone”u. Afganistan savaşları, Kuzey Kore diktatörü ve Fukushima’dan görseller sergileniyor.

Hatta Türk-Bulgar, Yunan-Makedon sınırlarının dikenli telleri de fotoğraflar arasında.

Diğer dikkatini çeken olay “Photobus” olayı. Genç Alman fotoğraf okulları öğrencileri aralarına başka ülkelerin öğrencilerini de alarak otobüslerinin dışını boyamışlar ve Arles’a doğru yola çıkmışlar. Otobüsü Place Major’a park edip dertlerini anlatmaya başlamışlar. Saman kağıdına bastıkları fotoğraf kitaplarını 10 euro ya satıyorlar. Bir alman öğrenci bizimle ilgileniyor ve bize kitabını ve Photobus’ü  tanıtıyor. “Bithch, I am drowning” adlı kitabını almadığımıza hayıflanıyoruz. Gençleri yüreklendirmek gerek. Ama her taraf fotoğraf kitabı dolu hangi birisini alalım ki? Aldık tabii ki. Festivalin kitabını, Fish Eye dergisinin  festival için hazırladığı kitabı hatta Arles fotoğraf festivalinin 50 yıllık serüvenini anlatan ve  kısa sürede tükenecek kitabını bile aldık. Al, al nereye kadar? Fransız komünist partisi binasının önünde devasa kitap tezgahında Merih Akoğul’un Montreal’de bir mevsim kitabını görmek bizi şaşırtmadı. Bizi şaşırtan onun hala Arles festivali tarafından davet edilmemiş olması. Türk fotoğrafçılarının dünya arenasında yerini alamaması bizi üzüyor. Zaman zaman türk fotoğrafçılarının isimlerini bazı uluslararası fotoğraf etkinlilerinde okumak, görmek yüreğimize su serpiyor. Arles’ın kıdemli türk fotoğrafçılarından Atilla Durak’ı bu sene açılış haftasında gözlerimiz aradı ve memlekete dönmek üzere gara giderken yakaladık. Neden Türk fotoğrafçılarının olmadığını şöyle izah etti. Baş vurmak , festivalde yar alabilmek için çaba sarfetmek gerek dedi. Bu Arles festivalinde türk fotoğrafçı sergisi göremedik ama Emeric Lhuisset adlı Fransız sanatçının sansürün yok ettiği medya için yarattığı gazeteyi bulduk. Sergisini gezdik taraflı politik mesajlarını aldık. Bazı gerçekleri yıllardır gerektiği gibi anlatamadığımız için hata yaptığımızın zaten farkındayız. Gazete/sergi 19 yerin gök yüzlerini ve bulutlarını gösteriyor ama altında olup bitenden haberimiz olmadığını da gözlerimizin içine sokmak ister gibi. Nereleri mi var; Sur, Silopi, Yüksekova, Şırnak, Hasankeyif, Nusaybin, Van, Trabzon, Taksim meydanı/Gezi, Demokrasi parkı/Ankara.

Festivalin sponsorlarına gelince kimler yok ki? Milli eğitim bakanlığından tutun, çeşitli devlet kurumları dışında Olympus, BMW, LUMA, Devlet demiryolları, Kering, Arte, LCI TV, Le Pointe dergisi ve Madame Figaro ve diğerleri…

Festivalle ilgili biraz rakam verelim. Başlangıçta 10 kadar sergi yapılırken 2002 de 45 e çıkıyor. Ziyaretçi sayısı 2016 da 140.000, geçen yıl 140, bu yıl en az 150.000. Ziyaretçilerin sergilere giriş sayısı 1,5 milyonu bulmuş. Yani ortalama 10 sergi geziyorlar. Bazıları benim gibi 20-25 sergi geziyor. Festivali Başkan’lar da ihmal etmiyor. Mitterand da gelmiş Macron’da. Festivale bir gelen bir daha geliyor yani alışkanlık yapıyor. Ziyaretçilerin 2/3 ü eski ziyaretçilerden oluşuyor. Resmi sergi sayısı 50 iken Voie Off diye bilinen paralel festival sergileri küçük makanlara taşıyor ve 160 sergi açıyor.

Bu yıl kadın fotoğrafçıların ön planda. Onur konukları  Susan Meiselas, Helen Lewitt, Sabine Weiss. Ödüllerin çoğu kadın fotoğrafçılara gidiyor. Dior genç fotoğrafçılar ödülünü Çinli 21 yaşındaki Gangao Lang’a variyor. 10.000 euro.  Geçen yıl ödülü Koreli Yoonkyung Jang kazanmıştı. Madame Figaro dergisi ödülünü “Les Vivants, les morts et ceux qui sont en mer” adlı projesi  ile yunan asıllı 40 yaşındaki Evangelia Kranioti alıyor. 8 tane çok önemli kadın fotoğrafçı arasından sıyrılıyor. Bu 8 fotoğrafçıdan Ouka Leele ve  Valerie Belin’in de sergilerini gezdik. Nefes kesici sergiler. Valerie Belin modellerinin yüzlerini boyayarak ve photoshop’u mükemmel kullanarak olağanüstü portreler ortaya çıkartmış. Ouka Leele ise siyah beyaz çektiği fotoğrafları boyayarak kendi imzasını atmış. Ouka dan da çok etkilendiğimi söyleyebiliriz. Festival de çok etkilenmiş olmalı ki Festival kataloğu için onun bir eserini seçmiş. Jürinin ne kadar  Evangelia’nın sergisi Chapelle Saint Martin du Mejan’da. Bize göre Festivalin incisi, lokomotif sergisi. Her fotoğraf bizi bir yerimizden yakalıyor, bir yerimizden yaralıyor. Komşu fotoğrafçı sinema eğitimi almış çok başarılı ve nefes kesici bir sergisi hazırlamış. Önümüzdeki yıllarda fotoğraf dünyasında sık sık ismini duyacağınıza iddiaya girebiliriz.

Arles Ulusal  Yüksek Fotoğraf okulunu kurmuş. Lise sorası master yapmak istemeseniz 2 yıllık bir eğitim. Öğrenciler işlerini Arles tren istasyonun karşısındaki spor salonunda sergiliyorlar. Görülesi işler var. İşler böyle yürüyor. Eğitim önemli. Festivalde bir nokta da bu konuda açılmış durumda.

Ünlü şampanya markası Roederer’in 15.000 euroluk ödülünü ise Macar Mate Bartha aldı. Kafasına torba geçirilmiş askerleri gösteren fotoğrafı ile bize bazı kötü anılar yaşattı. Aslında kafasına torba, kese kağıdı vs geçirerek çekilmiş kendini, kişiliğini gizleyen portre fotoğrafları son zamanlarda çok gözde. Festivalde de çok örneklerini gördük. Bazı fotoğraflarda ise fotoğrafın yüz kısmı yırtılarak veya silinerek kişilik dağılması anlatılmak isteniyor. Hepsi Arles festivalinde… Temmuz ve ağustos ayında açığız gelin bekleriz..

 

 

Mehmet Ömür

Günümüz liberal ekonomileri, özgürlük hareketleri bir taraftan insanlara nefes aldırırken diğer taraftan onları benmerkezci yaptı. Her yerde aynı anda olma ihtiyaçları arttı. Narsisistik duyguları kabardı. Başkaları tarafından görünür ve bilinir olmak birçok kişi için fazlaca önem kazandı. Var olmak hatırlanmanın ilk adımıdır. Bir gün yok olacağımızı bilmek, hatırlanmanın önemini arttırmaktadır. Arkadaşlarım arasında yaptığım bir ankette, hatırlanmak için fotoğraf çekenler tüm cevap verenlerin yarısını oluşturuyordu. Görünmek tarihin tüm dönemlerinde önemliydi. Mağaralarda ellerini gösteren insanlar daha sonra yağlıboya tablolarda resimlerini yaptırdılar. Ancak bu yöntem çok pahalı olduğundan sadece kralların, soyluların, burjuvaların ve din adamlarının tekelindeydi.

Fotoğrafın bulunmasıyla beraber bu ayrıcalık ortadan kalktı; sıradan insanlar da portre fotoğrafları aracılığı ile varlıklarını daha sonraki kuşaklara geçirebildiler. Hatırlandılar, ölümsüz oldular. Fotoğrafın en büyük çelişkilerinden biri de budur. Ölmüşsünüzdür ama fotoğrafınız sizi gülerken veya göz kırparken göstermektedir. Gerçekle ilgisi olmayan bir kağıt parçası işte.

Neden fotoğraf çektiğimiz konusu benim gibi birçok fotoğraf çeken insanın da zaman zaman aklını kurcalamıştır. Bu karmaşık bir sorudur. Yukarıda bahsettiğim ankette bunu daha net gördüm. Yüzlerce cevaptan yarısı hatırlanmak için olsa da diğer yarısı sanki beş benzemez gibiydi. İşin sosyolojik ve psikolojik boyutları da dikkat çekiciydi. Fotoğrafçı sanki “İşte ben tam da oradaydım, vardım, görüleni gören ve kaydeden kişiyim” diyerek varlığını kanıtlamak istemektedir.

Fotoğraf artık çok farklı bir yere geldi. Kimya yok oldu. Islak sulu ve karanlık odaların üzerine bir karanlık çöktü. Yerini aydınlık ekranlar, “Lightroom” ve benzerleri aldı. Sosyal medyadaki paylaşımlar sosyal bir deliryuma dönüştü. Fotoğraf saniyenin parçaları süresinde dünya turu yapıp önce Japonya’ya oradan Brezilya’ya ulaşmaya başladı. Kişiler artık sosyal medya ortamında var veya yok olmaya başladılar. Her şey bir yandan sıradanlaşırken bir yandan sıradışılıklar ortaya çıkmaya başladı. Çekilen fotoğrafların değeri “Like” sayıları, fotoğrafçının büyüklüğü de takipçi sayısı ile ölçülür oldu. Her şey birbirine karışmaya başladı.

Bu konular içinde “Neden fotoğraf çekiyorum?” sorusu daha da sorulur hale geldi. Fotoğrafçıları temelde ikiye ayırırsak, profesyonellerin neden çektikleri belli, o nedenle onları geçmeyi yeğledim. Geriye kalanlar yani bizler, fotoğraf severler, amatörler, niçin fotoğraf çekiyoruz? Biraz bunu düşünmek istedim. Profesyoneller konu dışı, amatörlere bakalım!

Şarap konusuna gönül vermiş, şarap tatmayı da uğraş edinmiş meraklı bir şarapsevere amatör şarap tadımcısı denilir ve bu pozitif bir anlam taşır. Fotoğrafta bu tam da böyle değil sanıyorum. Bazı fotoğrafçılar çantalarına büyük lensler birkaç tane gövde koyup yollara düşerler. Amatördürler ama çantalarındaki malzeme onları sanki amatör değilmişler gibi gösterir. Diğer amatör fotoğrafçılar küçük kompakt fotoğraf makineleri ve hatta şimdilerde cep telefonlarıyla idare ederler ve mutludurlar.

Amatör fotoğrafçılar zaman zaman mükemmel fotoğraflar çıkarabilirler. Çok değişik konularda etkileyici fotoğraflar çekebilirler.

Son 20 yılda dijital fotoğrafçılık ortaya çıktı. Bu dönemden beri üç tane önemli devrim yaşandı. Bu değişiklikler amatör fotoğrafçılarla profesyonel fotoğrafçılar arasındaki sınırları oldukça değiştirdi. Birincisi, fotoğraftaki kimya yerini elektroniğe bıraktı. Banyo yapılan filmler kalktı, yerini küçük veya büyük ekranlardaki pikseller aldı. 200 yıllık kimyanın iktidarı birden sıfıra indi. Sıfırlarla birler hakimiyeti ele geçirdi. İkinci değişim, basın fotoğrafçılığının neredeyse yok olması oldu. 2000’li yılların başından beri birçok önemli sosyal olayı cep telefonlarının çektiği fotoğraflardan takip ettik. Üçüncü devrim sosyal ağların ortaya çıkması ile amatörlerin görülebilirliğinin ve süratle yayılabilirliğinin artması oldu. Bu arada profesyoneller çok yüksek performanslı dijital makinelere geçtiler. Tabii dijitalin getirdikleri daha çok web dünyasına, cep telefonuna ve bilgisayarın oyuncularına yaradı.

Özetle dijital devrim amatörlere yaradı ve profesyoneller için kriz yarattı diyebiliriz. Günde 4 milyar insan 3 milyar fotoğraf çekiyor. Fotoğraf eskiden seçkin bir zümrenin elindeyden artık dünyanın yarısının günlük uğraşı içine girdi. Demokratikleşip başka boyuta taşındı.

Görsel imgeler dünyanın en popüler medyası oldu diyebiliriz. Artık devamlı bir şeylere bakıyoruz, daha az okuyoruz, daha az dinliyoruz, dilerim daha az sevmiyoruzdur. Bir tarafta fotoğraf makineleri teknik açıdan gelişirken diğer taraftan fotoğraf çekenlerin tecrübesi ve görsel kültürü de artmaya başladı. Dünyanın her yerinde fotoğrafla ilgili yeni yetenekler belirmeye başladı. Bütün dünya futbol oynarsa daha çok kırık pencere ve cam olur, ama yine bir o kadar daha çok Pele ve Maradona ortaya çıkar. Fotoğrafların %85-90’ını cep telefonları ve tabletler çekiyor. Gerisini dijital fotoğraf makineleri çekiyor. Filmli fotoğraf makineleriyle de çekenler var ama onlar vinil plak dinleyen müzikseverler kadar az. Eskiden profesyonellerin çektikleri fotoğraflar kamuya ve basına yönelikti ve koruma altındaydı. Amatörlerin fotoğrafları ise özel hayatla ilgili olduğundan daha çok fotoğraf albümlerinde bazen de ayakkabı kutularında birikiyordu. Oysa bugün amatörlerin fotoğrafları bloglarda, Facebook’ta, Instagram‘da, Tumblr, Flickr gibi fotoğraf paylaşım sitelerinde. Bu fotoğraflara her isteyen anında ulaşabiliyor. Andre Günthert’e göre fotoğrafta radikal bir değişim oldu. Eşitliğe dayalı bir “görüntü cumhuriyeti” kuruldu.

Fotoğraf sevenler fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafa bakmayı artık değişik şekillerde seviyorlar. Facebook’ta veya özel görüşmelerimde yaptığım bazı anketler ve araştırmalar sonucunda kişilerin fotoğrafı değişik amaçlarla çektikleri çok daha net bir şekilde ortaya çıktı. Bir küçük analiz yapıp gruplara ayırmak istedim. Pierrick Bourgault’un sınıflaması ve görüşleri de bana yol gösterici oldu. Bu araştırmanın sonucunda “Yavaş şehir – Slow City” kavramından sonra fotoğrafta da “Slow foto” kavramının gelmesi gerektiğine karar verdim.

Şimdi gelelim fotoğraf çekenlerin hangi duygularla fotoğraf çektiklerine. Bakalım siz bu gruplardan hangisine giriyorsunuz.

1- Hatıra biriktiren fotoğrafçı: Bu fotoğrafçılar en büyük grubu oluşturur. Anı yakalayıp, ölümsüzleştirmeyi isterler. Geçmişe tanıklık ederler. Zamanı durdurma arzusu ön plandadır. Ardından sosyal medyada paylaşırlar. Dünyaya bir şeyler bırakmak diğer bir amaçlarıdır.

2- Sanat yapmak isteyen fotoğrafçı: Bu fotoğrafçılar gözlerini geliştirmek, görmek, görmeyene göstermek isterler. Estetik algıları gelişmiştir. Sergi gezer, ustaların kitaplarına bakarlar.

3- Terapi olmak, ruhunu rahatlamak için çeken fotoğrafçılar: Bu fotoğrafçılar rahatlamak için çekerler. Neden çektiklerine kafa yormak istemezler. Fotoğraf çekmek onlara iyi gelmektedir. Keyif almaktadırlar.

4- Fotoğraf avcısı: Aynı bir avcı gibi avının peşinde koşar ve hangi ormanda av yaptığını anlatır gibi “Tayland’ı yaptım, Vietnam’ı yaptım” gibi sözler söyler.

5- Koleksiyoner fotoğrafçı: Fotoğraf biriktirir yani hani kelebek koleksiyonerleri gibi Diyojen sendromuna tutulmuş ve asosyal olmuştur. Her türlü ıvır zıvır biriktirir gibi fotoğraf da biriktirir. Bu fotoğrafçı aynı zamanda “like” yani beğeni biriktirmeye de bayılır. Geçmişle sürekli ilişki içindedir, “Ben eskiden şöyle çektim, ben eskiden şu makineye sahiptim” gibi laflar ağzından düşmez.

6- Casanova fotoğrafçı: Beğendiği kişiye fotoğraf makinesi aracılığı ile onu beğendiğini ifade etmeye çalışır. Onun yanında vakit geçirip onun tarafından kabul edilmeyi amaçlar. Onunla bir ilişki kurmaya çalışır, hatta aşkını ilan eder. Ancak bu tarz ilişkiler genelde tek taraflıdır.

7- Hikaye anlatmak isteyen fotoğrafçı: Fotoğrafları çekmeseydi sanki hiçbir şey yaşanmamış olacak gibi hisseden fotoğrafçıdır. Hatta daha ileri gider, çektiği bir portre ile ilgili bir metin yazar, düşüncelerini kağıda döker.

8- Araştırmacı fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçı, bilinmeyen ve tanınması arzu edilen dünyayı çekme arzusundadır. Gittiği yerlerde ve çektiği fotoğraflarla, fotoğrafını çektiği kişilere “Siz ilginçsiniz o nedenle çekiyorum” demeye getirir. Bu, ortama ve konuşmaya girmek için iyi bir fırsattır. Fotoğraf makinesi genelde kişiyi prezentabl yapar ve diyalogları kolaylaştırır. Bir statü sağlar. Bir üniformalı kişi gibi, bir polis, bir doktor veya bir itfaiyeci veya bir teknisyen gibi üzerimizde taşıdığımız fotoğraf makinesi bir statü kaynağıdır ve bizi sanki fotoğrafçı yapar. Bu nedenle birçok kişi boynuna kıymetli bir DSLR asmayı tercih etmektedir.

9- Şık Fotoğrafçı: Bazı fotoğrafçılar güzel görünmek, ellerinde bir aksesuar taşıyor olmak için fotoğrafçıdırlar. Aynı bir sigara kutusu gibi fotoğraf makinesi taşırlar, bu şekilde hiç yorulmadan ilginç görünmeye çalışırlar. Elleri boş değildir, sonrasında size bir fotoğraf bile hediye edebilirler.

10- Tahnitçi fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı Efemera çeker. Olayı mumyalar bırakır. Yaşlılığa, yaşa, ölüme ve unutulmaya karşı iz bırakmak, hatıra toplamak ister. Hiçbir şeyi kaybetmek istemez, anları ölümsüzleştirmek ister. Oysa Robert Doisneau’nun dediği gibi saniyenin binde biri sürelerle çekilmiş binlerce fotoğrafı üst üste koyduğumuz zaman bütün yaşamda toplam birkaç saatlik zamanı ölümsüzleştirmiş oluruz. Değer mi, düşünmek lazım. Ben kendi fotoğraflarımı hesapladım. 2 milyon fotoğrafım 4,5 saati ölümsüzleştirmiş.

11- Flanör fotoğrafçı: Fotoğraf onun için bir bahanedir. William Klein da şöyle demiştir: “Ben fotoğrafı bir şey yapıyor imajı vermek ve vicdanımı rahatlatmak için çekiyorum.”

12- Duygusal fotoğrafçı: Yaşadığı heyecanlı anları tespit edip tekrar bakıp paylaşmak için fotoğraf çeker. Daha çok “Ben de oradayım” demek için çekmektedir. Örneğin konserde. Ama bu hiçbir zaman çocuklukta yenilmiş bir böreğin kokusunu ve hatta dinlediğiniz bir şarkının lezzetini size vermeyecektir.

13- Kararsız fotoğrafçı: Gördüğünü beğenir ama onu tadını çıkarmaktan deklanşöre basmaya vakit bulamaz. Duyguları tam aktarmadığını düşündüğü için bir türlü fotoğrafı çekemez. Çekerse de fotoğrafa bakıp hemen siler. Bazen de hiç fotoğraf çekemez, çünkü ışık değişmiştir, güzellik gitmiştir. Hafızasında daha iyi yer verdiğine inandığı anlar çoğunluktadır. Bazen de çekmek istediği kişinin iznini almaya utandığı için çekemez.

14- Teknisyen fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı işi için fotoğraf çeker. İş ile ilgili görseller toplayıp onları müşterilerine gösterir. Bazen sizden fotoğraf isteyip teşhis koymaya çalışır.

15- Yağcı fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçılar daha çok toplantılarda kişilere değer kattıklarını belirtmek için fotoğraf çekerler. Kırmızı halıya önem verdikleri kişileri taşırlar.

16- Sokak fotoğrafçısı: Her an çekilmeye hazır dikkat çekmeyen küçük bir fotoğraf makinesiyle dolaşır. Etrafa çok dikkat eder, gölgelere, yansımalara ve tesadüflere, gülünç olaylara önem verir. Yaklaşımı sadece dokümanter değildir. Rüya görmek ister, çektiklerinin işlevsel olmasını arzu eder.

17- Paparazzilik oynayan amatör fotoğrafçı: Bu tarz fotoğrafçılar uzun tele objektiflerle dolaşır ve çeşitli insan fotoğrafları çekerler. Ne yaptıklarını kimse bilemez.

18- Asosyal ve yalnız fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı kimseye tahammül edemez, açıları görüntüleri hemen kendisinin bulmasını arzu eder. Başkaları onun alanından çıkmalıdır. Çünkü tam çekeceği zaman alana giren kişi onun çekeceği fotoğrafı tamamen yok eder. Sürekli bir kızgınlık halindedir.

19- Sosyal ama yalnız fotoğrafçı: Varlığını fotoğrafla kanıtlar. Yalnız başına barda müzik dinleyen kişi değildir. Bir piyano bar veya caz barda yeni çıkan grupları takip eden, bloguna yazı yazan ve çektiği fotoğrafları müzisyenlerle paylaşarak olumlu ilişki kuran sosyal bir kişidir. Beklediği şey biraz saygı ve şükrandır. Yanındaki fotoğraf makinesini, çocukların oyuncaklarını göstermesi gibi “İşte bak, dokunma ekranına, yeni Canon 4D” diye size söyler ama fotoğraf çekerken karışmayın, o zaman bir anda asosyal olabilir.

20- Heyecanlı fotoğrafçı: Çok hızlı çeker. Çok hatalar yapar. Sonra eve gidip kitaplara bakıp yanlışlarını anlamaya çalışır. Fotoğraf makinesinin kılavuzunu inceleyip internette eğitici videolar seyretmesi gerekir.

21- Manipülatör fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı sizin saçlarınızın rengine, ceketinizin yakasına sanki sinema yönetmeni gibi yanaşır. Fotoğraf çekmeden önce istedikleri bitmek tükenmez bilmez ve sanatsal olsun diye olur olmaz şeyler ister.

22- Konu aşığı fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı için fotoğraf makinesinin kalitesi ve fotoğraflarının büyüklüğü hiç önemli değildir, sadece fotoğrafı çekmek ve ona tekrardan bakmak ister. Aile fotoğrafı yani enstantane fotoğraf çekenler daha çok bu gruba girer.

23- Kamerasına aşık fotoğrafçı: Bu fotoğrafçı daha çok internette ve fotoğraf dergilerinde gezinip hatta fotoğraf fuarlarında gidip yeni çıkan fotoğraf makinelerinin teknik özelliklerini inceler. Kullanım kılavuzlarını okur. Cep telefonlarını aşağılamayı ihmal etmez. Vaktini fotoğraf çekmekten çok fotoğraf makinelerini incelemekle geçirir.

24- Fotoğraf aşığı: Sergileri ve galerileri gezer, internette fotoğraf sitelerine bakar ve fotoğrafla ilgili sanat kitaplarını inceleyerek gözünü geliştirmeye çalışır. Fotoğrafın sanat yönü onun için çok önemlidir. Fotoğraf makinesi ve fotoğraf çekmek onu daha az ilgilendirir. Eğer duygu yüklüyse sıradan bir fotoğraf bile onu çok heyecanlandırabilir. Ona göre bir fotoğrafın gücü, ifade ettiği şeyle ilgilidir. Ona göre fotoğrafın piksel sayısı veya kamera ile bir ilgisi yoktur.

Foto muhabirlerini, her ne kadar artık tükendilerse de paparazzileri, reklam fotoğrafçılarını ve düğün fotoğrafçılarını profesyonel oldukları için buraya almıyorum. Hatta sanat fotoğrafçılarını da profesyonel fotoğrafçılar arasında kabul ettiğim için onlardan da burada bahsetmedim.

Kaynaklar;

1-Barış Konar; https://www.academia.edu/37626722/FOTOĞRAFLA_VAR_OLMAK

2- Pierrick Bourgault, No photo. Edition Dunod, 2018


Şu korona virüs hepimize mutasyonu öğretti. En son çıkan bir haber, Covid-19’un mutasyona uğrayıp bulaşı gücünü arttırdığı yönündeydi. Dileyelim o da fake news çıksın. Bazı kelimeler özellikle son yıllarda öylesine baskın bir şekilde dilimize giriyor ki, istemeden kullanıyoruz.

Türk Dil Kurumuna göre mutasyon değişim değil, değişinim olarak dilimize girmiş. Wikipedia’ya göre ise, bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir. Konumuz sağlık değil, burada fotoğraftaki değişimini incelemek istiyorum.

Rahmetli Ara Güler “cep telefonları fotoğrafçılığı öldürüyor” demişti.  Acaba cep telefonları fotoğrafı öldürüyor mu, yoksa değişime mi uğratıyor? Akıllı telefonun kamera özelliğini kullanabilen herkes artık fotoğraf çekiyor. Dünyadaki insanların yarısı her gün 30-40 fotoğraf çekiyor ve 3 milyarını sosyal medyada paylaşıyor. Yani fotoğraf makinesi dünyadaki insanların çoğunun elinde ve herkes birbirinin ne çektiğini görüyor, nasıl çektiğini ise bir yere kadar anlayabiliyor. Günümüzde o kadar çok fotoğraf dolaşımda ki, bırakın başkalarının fotoğraflarına bakmayı, kendi çektiğimiz fotoğraflara bile bakmıyoruz. Peki, yediğimiz yemeğin ya da gittiğimiz müzedeki tablonun fotoğrafını neden çekiyoruz? Daha sonra bakmak için mi? Hatırlamak için mi? Paylaşmak için mi? Neden? Fotoğraf makinesine hafızamızdan daha çok güvendiğimizi söyleyebilirsiniz ama fotoğraf makinesinin gözümüz gibi görmediğini de biliyoruz. Fotoğraf makinesinin duygusu yok, gözümüzün ve beynimizin yaptığı düzeltme işlemlerini de yapamıyor. Yani özetle, göz hafızası kamera hafızasından daha güçlü. Bir resim bin kelimeye bedeldir derler ama bir bellek de milyon kelimeye bedeldir. Kişi fotoğrafı çekerken etrafa gözüyle bakmaktan vazgeçip daha sonra rahat rahat bakacağını ümit ediyor ama başarılı olamıyor. Çünkü, fotoğraf cep telefonunun hafızasında veya hard disklerde unutulup gidiyor, bir gün aklına düşüp aramaya başlayana dek… Belki de o fotoğraflar hiç bakılmadığı için ölüp gitmiş de, haberimiz bile olmamış. İnsanın aklına neden çektik o zaman sorusu geliyor. Amacımız veya isteğimiz fotoğrafları çekip, daha sonra bakmak değil miydi? Bence günümüzün asıl sorunu, hiç bir şeye yetişemediğimizdir. Zamanımız fırtına hızıyla uçup gidiyor ve bunu yavaşlatmak maalesef mümkün değil. Belki de bu ürkütücü duygu daha sonra bakmak üzere bizi deklanşöre basmaya zorluyor kim bilir? Belki de sorulması gereken esas soru bu…

Günümüzde yeni çıkan bazı çağdaş Sosyo-Psikolojik rahatsızlıkların işaretleri belki de bunlardır. Bazı psikologlar fotoğraf çekme bozukluğundan bahsediyorlar. Buna bir örnek vermek gerekirse, Connecticut’taki Fairfield Üniversitesi’nden psikolog Linda Henkel, Psychological Science dergisinde yayınladığı bir araştırmada, önemli bir müzede önemli bir tablonun karşısında, kişilerin bilinçsizce,  anı kaçırdıklarının farkına varmayarak cep telefonlarını çıkarıp fotoğraf çektiklerini saptamış. Louvre Müzesinin gezme süresinin rehberli olarak en az 2,5 saat olduğunu biliyoruz. Müzedeki eserlerin hepsine 10 saniye bakmaya kalksak hiç çıkmadan 4 gün gezmemiz gerekir. Ziyaretçiler Mona Lisa’yı görmek için kuyrukta en az yarım saat bekliyorlar ve eserin önünde 5 saniye kalabilirken bol bol selfie çekmeyi tercih ediyorlar. Araştırmacı psikologlar, fotoğraf çekenlere ve çekmeyenlere baktıkları objelerle ilgili sorular sorduklarında fotoğraf çekmeyenlerden çok daha doğru cevaplar almışlar. Henkel, fotoğraf çekenlerdeki dikkat kusuruna “fotoğraf çekme bozukluğu etkisi” demiş. Belki de buradan, her şeyin değiştiğini, bazı fotoğraf tarzlarının ve/veya fotoğrafçıların modasının geçmiş olduğunun anlamını çıkartabiliriz.

Bütün bunlara rağmen ben, fotoğrafın bir sanat olarak öleceğini düşünmüyorum. Hatta zanaat olarak da öleceğini düşünmüyorum, Çünkü düğün, reklam, moda ve benzeri bir çok alanda fotoğrafçılık her zaman değerli olacaktır. Özgünlük, yüksek kalite ve yetenek her zaman kazanır, her zaman değerlidir. Diğer taraftan şöyle de söylemek mümkün: “İyi bir DSLR kamera her zaman bir cep telefonu kamerasından üstündür. Ancak beklenmedik bir anda, olağanüstü bir fotoğraf çekme şansını yakaladığınızda, en iyi kamera o anda yanınızda olan kameradır. Yani cebinizden süratle ve dikkat çekmeden çıkartarak o güzel fotoğrafı çekebildiğiniz kameradır.”

Fotoğraf konusunda teknolojik ilerlemeye karşı çıkmak tarih boyunca hata olarak görülmüştür. Çünkü fotoğraf teknolojidir ve dünya teknoloji sayesinde ilerler, yaşam kolaylaşır, demokratikleşebilir. Dünyada bugün  geçtiğimiz dönemlere göre çok daha başarılı fotoğrafçılar var ve çok daha fazla sayıdalar, bundan şüphe etmeye hiç gerek yok. Sadece fotoğraf teknolojisinin yardımı değil bu. Fotoğraf okullarının varlığı, bilgiye ve görüntüye kolay erişim de hiç kuşkusuz buna olumlu katkıda bulunuyor. Sanatınızı yaratırken kullandığınız makine de gittikçe önemini yitirmekte, fotoğrafı sanat kaygısıyla çekiyorsanız tabi. Profesyonel fotoğrafçıların ise hala gelişmiş teknolojide, pahalı kameralara ihtiyaçlarının olduğu çok açık ama sanat fotoğrafçıları istedikleri kamerayla sanatlarını yapmaya devam edebilirler bence…

Günümüzde yaptığımız fotoğrafçılık ile eskiden yaptığımız fotoğrafçılığı karşılaştırarak vakit kaybetmenin bir anlamı olmadığını da düşünüyorum. Nostaljiyi artık bırakmak gerekir. Eskiden karanlık oda şöyle güzeldi, film takmak şu kadar heyecan vericiydi vs gibi duygu ve yaklaşımlar gerçekleri değiştirmiyor. Fotoğrafta belki çok şey değişti ama fotoğraf ölmedi, ölmüyor, ölmeyecek de. Can da çekişmiyor! Sadece mutasyona uğruyor, biraz da tembelleşiyor diyebiliriz belki ama hepsi budur!

Hepinize bol ışıklı fotoğraf anları diliyorum.

Trash and Art

We put in trash 251 million tons of garbage per year only  in US.

Artists are interested to trash for social reasons.

Marcel Duchamp, Robert Rauschenberg, Vik Munz, Damien Hirst and Tracey Emin, Joseph Cornell and Joseph Beuys are who interested to the trash.

I think we can transform the trash objects to beauty and render them useful.  We can alos Reuse trash and  old materials to make them a second life.

Trash art  is the realization that we as a society do create many amount of waste, but we can also do something about it.

The trash art works can reflect the consumerism and excess around us and that can change the world aorun us and make us concient.

The works of trash art could  reflect the consumerism and excess all around us and make us thinking about all the plastic floating in all the seas.

We can give messages and ask people  and  encourage them to many ideas for reducing our impact on the environment. We can put this work of trash art in a bottle  and send it like a “Message in the bottle”. 

 I think the call to action is urgent for the world.

I choose thos works of art because they are representativ.

Ergun Çağatay abiyi hayata gözlerini yummadan 5 yıl önce Salı Fotoğraf Grubu’nda tanımıştım. Zamanla özel mizacının yanında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu anlamam ile aramızda bir yakınlık doğdu. Evlerimiz yakındı, bize gelir fotoğrafa dair konuşur, fotoğraf kitaplarına bakar, fotoğraf felsefesi yapardık. Merih Akoğul ile 2017 yılında Arles Fotoğraf Festivali’nden döndükten bir süre sonra posta kutumda, ondan gelen mektupta aşağıdaki yazıyı buldum. Tarih 4 Temmuz 2017, saat ise 13:41’i gösteriyordu. Mektupta sadece ARLES’e giden bütün arkadaşlara ithaf olunur yazıyordu ve ekteki dosyayı açınca aşağıdaki yazısı ile karşılaştım.

GÖRMENİN DEĞİŞKENLİĞİ

Beni bu yazıya itekleyen neden  epey bir zaman önce İngiliz The Guardian gazetesinin fırsat buldukça okuduğum fotoğraf sayfasında Masahisa Fukase adlı bir Japon fotoğrafçının < Karasu > Japoncası < Karga> Türkçesi  ve < Raven > İngilizcesi adlı kitabının The British Journal of Photography tarafından son 25 yılın en iyi fotoğraf kitabı seçildiğini okuduğum zaman merakımdan çatlayabilirdim.  Bu ne biçim kitaptı ki,  ilk basımı 1986 yılında yapılan  ve koleksiyonerlerin ilk basımına İngiltere’de 2.000 English Poundu,  Amerika’da 3.500 ABD doları verecek kadar kesenin ağzını açtığı bu kitapta şimdiye kadar görmediğim ne olabilirdi?  Aradan yıllar geçti ve beni merakımdan çatlatacak bu kitabın yeniden basıldığını geçen ay okudum. Fazla vakit kaybetmedim, Londra da yaşayan bir arkadaşımdan rica ettim ve kitap bir hafta sonra elimdeydi.

Kitabın sayfalarını çabuk çabuk çevirdim, sanki bir kitapçıda iyi bir kitap arayan kişi gibi sayfalara göz ucuyla baktım. Kitabın sayfalarını dolduran bütün fotoğraflar siyah beyaz çekilmişti. Bendeki ilk izlenim, Allah Allah bunun nesi 25 yılın en iyisi oldu? Daha sonra belki acele ile bir şeyler kaçırdım düşüncesi ile kitabın sayfalarını yavaş yavaş çevirerek bir daha baktım ama ilk düşüncemi değiştirecek bir şey göremedim. İtiraf etmeliyim, bu kitabı bir kitapçıda göreydim alıp almamakta tereddüt ederdim. Düşüncem, bazı şeyleri göremediğim yolundaydı ve bazı soru işaretleri kafama takıldı. Kitap hakkında daha çok bilgi toplamalıyım niyetiyle kitabı kütüphanemin bir rafına koydum .

Kitap ve onu yapan fotoğrafçı Masahisa Fukase konusunda toparlayabildiğim az ve öz bilgiler yetmedi.  Fukase’nin melankolik, acınası hazin hayatında sadece karısı Yohko’nun fotoğraflarını çekti ve 1978 yılında YOHKO adlı kitabı yayımlandı.  Kitap, 13 yıl evli kaldığı ikinci karısının onu 1976 yılında terk etmesinden iki yıl sonra yayımlandı. Yohko’nun Fukase’nin hayatından çıktığı yıl doğduğu yer Hokkaido’ya giderken tren penceresinden boş istasyonlarda kümelenen ve zaman zaman trenin penceresinden görebildiği uçuşan kuzgunları seyrederken yalnızlığın kitabı Kuzgun fikri doğdu. Kitap 1982 yılında noktalandı ve 1986 da ilk baskısı yapıldı.

Masahisa Fukase  devamlı gittiği barın merdivenlerinden düştükten sonra 20 yıl şuurunu kaybetmiş halde komada kaldı ve 2012 yılında öldü.

Ben kitaba bakarken fazla detay içermeyen çoğu siluet gibi, karanlık depresif kuzgun fotoğraflarından bazıları çok ilginç geldi ama kuzgunu yalnızlığın simgesi olarak bağlayamadım ama bağlamalıydım . Bu satırları yazarken aklım İngilizce başlangıç dizelerinde ve bugüne kadar hala hafızamda kalmış Amerikalı yazar, şair Edgar Allan Poe’nun Kuzgun adlı şiiri geldi. Fukase ve Poe aynı kuşu kullanarak kaybolan kadın ve yalnızlık temalarını işlemişti biri satırlarında diğeri görselliğinde…

Belki kaçırdığım başka şeylerde vardır diye sanat çevreleri ile ilgili halkımıza kültür fetvaları veren bir dostumuzun bir süre evvel dilinden düşürmediği John Berger in “Görme Biçimleri” adlı kitabını aldım . Kitabın kötü Türkçesiyle boğuşarak iki bölümü bitirebildim ama sonunda bu kitabın kült entelektüel laf salatası olarak bütün ömrünü görme yeteneği üstüne yaşam kurmuş biri için fazla geldi. Fukase’nın Kuzgun’u ancak tekrar tekrar bakıldığı zaman  içinde sakladığı zehir gibi acı mesajı görmek ve anlamamın mümkün olacağı düşüncesi kafamda oluştu.

Görme Biçimleri, amatör sanatseverler için eğitimsel bir kılavuz kitabı olabilirdi ama görerek üreten biri için, o görme duygusu içinde yeşermemişse başkasının kitabını okuyarak üretmesi mümkün olamayacağına inanıyorum. 

Son olarak bir başka görme melakesi diyebileceğim bir konuya kısaca değinerek sözümü bitirmek istiyorum

Yukarıda Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazıyı kaç kişi gördü, kaç kişi okudu bilmem mümkün değil ama esas değinmek istediğim nokta yalnız İstanbul’un değil hemen hemen Türkiye’de her kentin sokak kedileri vardır. Kedilere gözümüz aşinadır, kimileri onları evine almadan besler. Sokak kenarlarında yer yer derme çatma kedi kulübeleri, barınakları vardır. Kaldırım kenarlarına konan kedi mamaları ihtiyacı, yerli kedi maması üreten tesislerin kurulmasına yol açmıştır ama kimsenin akına kediler üstüne film yapmak fikri gelmemiştir. Neden? Sokak kedileri ister yabani olsun, ister sokulgan olsun  bizler için yeknesak, her gün göre göre gözümüzün alıştığı olağan bir sokak  manzarasıdır. Dışardan gelen birinin sokak kedileri gözüne çarpar, dikkatini çeker ama üstünde fazla durmaz veya bizleri küçümseyen bir nida kafasına yerleşir. Benim tanıdığım bir kaç yabancı dostum, sokak hayvanlarının serbestçe dolaşmalarına hayret etmişti. Bir başka birisi de, “belediye bunları niye toplamıyor” diye sordu. Çoğumuzun hayran olduğu batı kentlerinde dolaşan birinin sokak kedisine rastlaması çok ender görülen bir manzaradır.

Aramızdan birinin Türkiye dışında uzunca bir müddet kaldıktan sonra tekrar aramıza döndüğü zaman, ilk günlerde sokak kedileri dikkatini çekecek belki ama daha sonraları onun da gözü alışacaktır. Kediler filminin yapımcısı Ceyda Torun böyle biriydi. Kedileri fark etti, gördü ve atamızdan biri olmasının avantajını kullandı. Ona birisinin toplumun yapısını öğretmesi gerekmiyordu.

Ben de kendisine aynı gün saat 17:32 de şu cevabi mektubu atmışım.

Sevgili Ergun Abi,

Güzel yazıyı derinlemesine okumaya ve üzerinde düşünmeye çalıştım. Hem de tam “Raven” adlı kitabı eşime hediye olarak aldıktan bir kaç saat sonra. Bu baskısı Arles’da 80 Euro’ya satılmakta. Eşim yazın kargalarla ilgili bir heykel sergisi hazırlıyor, sevineceğini düşündüm. Benim alma nedenim tamamen şahsi idi. Ama yolda Merih Akoğul’a rastlayıp Masahisa Fukase sergisine gitmesini tavsiye edince, fotoğrafçıyı çok iyi bildiğini hatta elinde Kuzgun kitabının çok para eden ilk baskısı olduğunu söyleyince, Merih’in yıllardır Japon fotoğrafına olan ilgisinin ne boyutta olduğunu anladım. 

Şimdi kitabı nasıl bulduğumu söyleyeyim. Neden sevdiğimi söyleyeyim. Önce fotoğrafçının ”fotoğrafçı” kimliği beni etkiledi. Fukase’nin babası önemli bir fotoğrafı Stüdyosu sahibi, emekli olduğunda “Studio’nun”un başına Fukase geçecek. Fukase tereddüt ediyor ve okumaya gidiyorum diye alıp başını başka diyarlara gidiyor. Sonra kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyor; “Ya fotoğrafçı olacaktım, ya da fotoğraf sanatçısı ve karar vermek zorundaydım.” Bütün yaşamını fotoğrafa vermiş, eşi kendisini terk ettiğinde 6 ay boyunca gergin bir şekilde sabahtan akşama kadar 1000 mm teleobjektifi İle gökyüzünde kuzgun avlamış. Kuzgunun iki dünya arasında bir sembol olduğunu anlamış. Yaşayanlar için ölümü (eşinin yok oluşu), ölü ruhlar için ise hayatı temsil eden bu “kapkara yaratığı” gece gündüz demeden, yeryüzünü ve gökyüzünü tarayarak resmetmesi neyi gösterir ki? Sergisinde kargaları kartpostallara basıp, uygun bir yerine renkli fosforlu kalemlerle karga desenleri çizmiş. Depresyondan kurtuluş aşaması mı desek? 

Neyse lafı uzatmayalım. Karga kitabını sevmemin başlangıcı Fukase’nin kişiliği ve fotoğraf tutkusu ise, ikinci nedeni çok güzel serilere imza atmış olmasıdır. Yani özetle Fukase sağlam bir fotoğrafçıdır ve güzel işlere imza atmıştır. Serilerinden bir tanesi “Hibi” adını taşıyor. Fotoğraflarını çektiği duvar çatlaklarını boyamış ve yeniden başka biçime sokmuş. Bu “Hibi” (Günlük) eserlerini sergilediği “Private 92” sergisinden çok kısa bir süre sonra merdivenden düşmüş, beyin kanaması nedeniyle 20 sene yoğun bakımda yaşamış. Çektiği karga fotoğraflarına tek tek baktığımda ben de ilk reaksiyon olarak “eee yani” dedim ama serinin tamamına bakınca “şimdi tamam, olmuş hem de çok güzel olmuş” dedim.

O fotoğraflardan aldığım heyecan, siyah beyaz lekelerin dağılımı, bizde genellikle soğuk bir duygu uyandıran kargalara başka gözle bakmama neden oldu. Hitchcock’un kuşlar filmindeki korkudan ziyade bir hüzün, bir yalnızlık ve bir başka dünya duygusu içimi sardı. İşin içinde Nostalji de var mıydı bilemiyorum. Bir fotoğrafa bakarken sadece o fotoğrafa değil, o fotoğrafın arkasına, fotoğrafçısına da bakmak gerekir diye düşünüyorum. Onun için fotoğrafçının bir iki fotoğrafından yola çıkarak onun eserlerini değerlendirmek bence eksik kalır diye düşünüyorum.

Kuzgun kitabının bu kadar değerli olması sanatçı fotoğrafçının imzasının, kaşesinin pahası ile ilgili bir şey olsa gerek diye de düşünüyorum.

John Berger’in “Görme biçimleri” konusunda size yüzde yüz katılıyorum. Kütüphaneme 40 yıl önce giren (hatta 2 tane) yıllar içinde defalarca okumaya teşebbüs edip 2 veya 3. sayfasından öteye gidemediğim bir kitap. Nedeni de tamam çevirisinin özellikleriyle ilgili. Bu değerli sanat insanını yakın bir süre önce kaybetmiş olmamız bana bu kitabı okumadan anlamamı sağladı. Pera Müzesi’nin gösterdiği, John Berger’in kendi görüntüleri ve sesiyle izlediğim o 2 film ne demek istediğini anlamama yardımcı oldu desem yalan olmaz. Ama o da biraz. Şimdi ne anladın derseniz biraz düşünmem gerekir. Kendisi görsel öğeye felsefi boyutta yaklaşmış bir ressam. Daha çok da bir feylezof. Günümüzde ticari yaklaşımlar, cinsellik, reklamlar; görselliğin gerçek boyutundan daha başka boyutlara taşındığını gösteriyor, düşündürüyor. Özet olarak benim anladığım bu şekilde ama bu pilav daha çok su kaldırır.

3 gün sonra 7 Temmuz saat 8:57 de Ergun abi den şu mektup gelir yazısı parçalıdır.

Kafamdakileri sana parça parça yazabilirim bugünlerde hayatımın akışından ötürü konsantrasyon zorluğu çekiyorum yani çok şey yapmak isteyip hiç bir şey yapamamak. Nedenleri çeşitli ama sonuç bu.

Fukase’nin kitabının bana bunca yıldan sonra gösterdiği şey “iyi bir şeyler yapabiliyorsan, hiç bir fotoğraf panayırına ihtiyacın yok” (Arles / Perpignan / Mois de Photo / London Photodays  v.s.+ v.s. gibi) Ancak, ihtiyacın yok derken çözüm nerede diye sorarsan düzgün ve doyurucu bir cevabım yok . Ben, fotoğrafçı kariyerimde bir kaç defa ölümle burun buruna geldim. Birinci seferinden sonra kafama takılan “bu işi niye yapıyorsun?” sualinin cevabını hala arıyorum ve bugüne kadar tatmin edici bir cevap bulamadım. Para kazanmak için dersen?  Para kazanmak için bundan daha aptalca bir meslek olamaz, hele bu ülkede. Benim gibi tiplerin yapmaya çalıştığı şey, özel bir pasta fırını işletmek, sadece gurme ve gırtlağına düşkün paralı insanların canı çekerse uğrayacağı bir yer ama öte yandan ekmek fırını işleten yerler var (bazı arkadaşlarımızın olduğu gibi). Bu yerlerin gurmelere ihtiyacı yok çünkü insanlar karnını doyurmak zorunda yani reklamcılık 

(arkası öğleden sonra) 

4 gün sonra  11 temmuz da klavyesinin başına tekrar geçmişti;

Sana öğleden sonra dedim ama aradan epey zaman geçti, yukarıda kendime hep sorduğum “bu işi niye yapıyorsun” sorusunu başka kişilerde sormuş

http://time.com/4839246/photographers-passion/

Reklamcılık ve moda fotoğraflarının dışında bugün ülkemizde geçim sağlayacak başka bir fotoğraf alanı yok.  Bu başka boyutlarda dış ülkelerde de devam ediyor, reklamcılık ve moda fotoğraflarına bir başka alan daha eklemeliyim, düğün fotoğrafçılığı. Özellikle Amerika’da başka alanlarda çalışan fotoğrafçılar (fotoğraf kitabı yapanlar veya foto muhabirleri gibi) yaşamlarını devam ettirebilmek için düğün fotoğrafçılığına başladılar. Acı ama gerçek .

Tekrar Fukase’ye dönersek bugün fotoğrafta yeni bir şey  söylemek güç, ortaya durmadan saçma sapan şeyler çıkıyor, herkes yeni bir şey arıyor… Fotoğrafın kendisi medya malzemesi oldu, tıpkı bir ressamın paleti, boyası. fırçası gibi . Fotoğraftan Cindy Sherman, Andreas Gursky gibi büyük para kazananlar var ve bu insanların fotoğraf dünyasına ciddi katkıları olmamasına karşılık sözüm gelişi bir Ansel Adams / Cartier Bresson fotoğrafından daha fazla bunlara kıymet biçiliyorsa, bunu digital evrime borçlular. Eğer bugün Fukase yaşasaydı, KUZGUN’u bir ay önce piyasaya sürülseydi ne kadar ilgi çekerdi? Akademik ve mantıkta yeri olmayan bir soru ama bugünün fotoğraf pazarı, koleksiyonerlere fotoğraf satmağa uğraşan tiplerle dolu ancak  o koleksiyonerlerin neler topladığını görürsen şaşırırsın. (Elton John’ın koleksiyon kitabındaki fotoğraflar beni şaşırtmış, ister istemez niye bunları toplamış sorusu kafama takılmıştı) Dünyadaki tüm koleksiyonerler bu yargı altında toplamak doğru olmaz, ancak diğer bir deyiş ile çağın beraberinde zevklerde değişiyor. Hızlı ve çabuk yaşanan bir çağda sanatın (fotoğraf dahil) bundan etkilenmemesi mümkün değil.

(devam edecek )

Çünkü kimde para ve sermaye varsa onun zevki geçerli olacak. Ülkemizde bunun iyi bir örneğine değinirsek, bir dönem fotoğrafçılar reklam ile foto muhabirlik dünyasına sıkışıp kalmıştı . Serbest fotoğraf olarak işlerini yayınlayacak ortam yok sayılacak kadar kısıtlıydı (bugün hala geçerli), ender çıkış noktalarından biri şirket ve bankaların bastırdığı takvimler ve Şakir Eczacıbaşı’nın yıllık ajanda niyetine çıkardığı resimli kitap benzeri bir şeylerdi. O dönem benim tanıdığım, fotoğrafla uğraşanların tümü, bu yoldan geçimini sağlayan kişiler takvim fotoğrafçısı olmaya çalışırken, bu işten iyi para kazanan bir kaç kişiden biri olan Sami Güner’i kendilerine örnek alınan kişilerdi. Ekonomik zorlamalar, kültür düzeyi,  yurt dışına seyahat etmenin imkansıza yakın zorluğu Türkiye’de fotoğrafın uzun yıllar Sami Güner, Şakir Eczacıbaşı makası içinde sıkışıp kalmasına neden oldu. 

Elektronik çağdaki bu sürat, kalıcı bir şeyi yaratmanın şartlarını gittikçe zorluyor ve bugün çekilen fotoğrafların çeşitli nedenlerden yüzde doksanı gelecek yirmi yıl içinde kaybolacak. Genel akım, “bugün bakılıp yarın unutulacak fotoğraf” olması için teknoloji devleri bireyleri zorluyor. Bugün geçerli olan teknik ile üretilen fotoğraflar, ilerde gelişen teknik alana yatırım yapılıp, yeni teknolojiye transfer olmazsa kaybolup gidecek. Yukarıda sözünü ettiğim şartlar göz önünde tutulursa yeni bir Fukase benzeri kitabı yaratmanın  güçlüğü daha  iyi anlaşılıyor

(devam edecek )

demiş ama yazısının devamı gelmedi. Yazışma bu kadarıyla kaldı . O dönemde Japon fotoğrafçılığı ile ilgili bir sergi vardı MEP’de (Maison Europeenne De La Photographie), bu sergi bilgisini kendisine gönderdim .

https://www.mep-fr.org/event/memoire-et-lumiere/

Ancak buna da bir cevap gelmedi. Daha sonra araya giren onun ve benim çeşitli yolculuklar ve ayrılıklarımız bu güzel atışmaları maalesef yarıda bıraktı. Hayatta olup bu felsefi fotoğraf dertleşmelerini yapabilmeyi ne kadar isterdim. Bu güzel insan ve büyük fotoğrafçının ışıklar içinde yatmasını diliyorum