Giacometti; Kaybolan eserlerin peşinde…

Giacometti; Kaybolan eserlerin peşinde…

Mehmet Ömür 

Fotoğraflar; Bülent Özgören ve Giacometti arşivi

Giacometti Atölyesinde. Fotoğraf Henri Cartier Bresson.

Yağmur altında Giacometti . Fotoğraf Henri Cartier Bresson.

Bu iki Henri Cartier Bresson fotoğrafını HCB severler iyi tanırlar. Giacomettinin fotoğraflarıdır. Ünlü heykeltraş ve sanatçı Giacometti geçtiğimiz asrın en önemli sanatçıları arasında sayılır. Geçtiğimiz hafta Giacometti Vakfı-Enstitü adlı müzeye/atölyeye davet edildim. Bu çok da iyi oldu çünkü yıllardır Paris’e gidip gelmeme ve Giacometti ve sanatına çok hayranlık duymama rağmen burasının hiç bilmediğim bir yer olduğunu fark ettim. 5, Rue Victor Schoelcher, 75014 Paris adresindeki bu mekana müze demek doğru değil (zaten vakıf da muhtemelen bu yüzden enstitü demiş) çünkü çok küçük ve yaşamı boyu içinde çalıştığı atölyesi dışında 4 büyükçe odadan oluşuyor.  Giacometti’nin kendi atölye binası yıkıldığından atölye olduğu gibi bu binaya taşınmış. Aslında burası daha önce Paul Follot adlı bir dekorasyon sanatçısı tarafından atölye olarak kullanılmış. Vakıf tüm binayı alıyor ve burada dönem dönem Giacometti’nin eserleri sergileniyor. 

Fotoğraf Bülent Özgören
Fotoğraf Bület Özgören

Alberto Giacometti ve ” Küçük Adam” 1926-1927 Anonim fotoğraf

Fotoğraf Bülent Özgören

Alberto Giacometti, 1901’de İsviçre’de Stampa şehrinin Borgonova adlı köyünde doğmuştur. Babası Giovanni Giacometti Alberto’nun kendisi gibi bir ressam olmasını istediği için onu sanatla ilgilenmeye  teşvik ediyor. Sanatçı önceleri ailenin ve  arkadaşlarının portrelerini çiziyor. 1922 de Paris’e gelmeden önce Cenevre’deki Güzel sanatlar akademisine gidiyor .

Paris’te kübizm, afrika sanatı ve yunan heykellerini keşfediyor  ve “La Grande Chaumière Akademisi”nde çalışmaya başlıyor.

Heykellerini başlangıçta alçıdan yapıyor ve daha sonra bronza döküyor.

Académie de la Grande Chaumière, Paris’te özel bir sanat okuludur. Giacomettinin Paris’te yaşadığı dönemde Parisin sanat merkezi Montparnasse’dır. Akademiyi Giacometti gibi bir  İsviçreli olan Martha Stettler kurulmuştur.

1926’da Giacometti Montparnasse bölgesinde 46 rue Hyppolite-Maindron’da 23m2 lik küçük bir atölyeye taşınıyor. Ve ölene kadar bu atölyede çalıyor. Başarılı kariyeri ve eşi Annette Arm onu bu küçük ve konforsuz atölyesinden kopartamıyor.  Kendisinden 13 ay küçük kardeşi Diego’yla arası çok iyi olan  Alberto, kardeşini 1927’de yanına alıyor ve onu atölyesinin karşısındaki bir binaya yerleştiriyor. Diego’da sanatçı ve Giacomettinin bir çok işinde yardım ediyor. Dieogo aynı zamanda abisine modellik de yapıyor.

1929 da Kadın, ve Erkek ve Kadın adlı heykellerini  yaptıktan sonra Giacometti, Joan Miró ve Jean Arp aracılığıyla gerçeküstü akımı ile tanışıyor. 1929’da Tristan Tzara, René Crevel, Louis Aragon, André Breton, Salvador Dalí, André Masson ile tanışıyor. 1931’de resmen Paris sürrealist grubuna katılıyor.

René Crevel, Tristan Tzara ve André Breton’un kitapları için gravürler ve çizimler yapıyor. Grubun dergilerinde yazılar da yazıyor.

1930 da La Boule adlı heykeliyle Giacometti ilk “sembolik nesnesini” yaratıyor.

Aynı yıllarda Giacometti: “Yıllardır sadece aklıma düşen heykeller yaptım; Hiçbir şeyi değiştirmeden, ne anlama geldiklerini merak etmeden kendimi onları uzayda çoğaltmakla sınırladım. Hiçbir şey bana bir tablo şeklinde görünmedi” diyor ve sanat anlayışını belirliyor.

1934 de “Görünmez Nesne” yi yapıyor ve ardından André Breton’u büyüleyen bir dizi sürrealist heykel yapıyor.

Sürrealist eserlerinin çoğu, sanatçının yaşamının son on yılında yaptığı bronz eserlerdir. Endişe, hayal gücü, belirsizlik, şiddet bu heykellerin en önemli özelliklerindendir.

Sürrealist Obje Fotoğraf Bülent Özgören

Giacometti sürekli heykellerini üretir ve yok eder. Bazen konularını tekrarlar, gerçekliği “görme” denemeleri yapar. Baş, büst, ayakta, hareketsiz veya hareketli figürler onun takıntılı konularındandır. Bıkıp yorulmadan, tüm yaşamı boyunca sürekli üretir. Hayatının sonuna kadar heykel ve resim çalışmalarına devam eder.

Ünlü sürrealist yazar André Breton Giacometti’nin ve eserlerini çok beğenir ve bunlar hakkında sürekli güzel yorumlar yapar.

Ancak Giacometti, Breton’un 1947’de Maeght galerisinde yaptığı  Sürrealizm sergisine katılma önerisini kabul etmez.

1946/1947 yıllarında, Giacometti yeni stilini, uzun boylu ipliksi figürleriyle ortaya koyar. “İşaret Eden Adam” bu dönem bronz işlerinden bir tanesidir.

Alberto Giacometti, 1949’da Annette Arm ile evlenir.

1950’deki Pierre Matisse galerisindeki sergisi için Giacometti, en ünlü bronz  heykellerini üretir: Kaide üzerinde dört kadın.

Jean Paul Sartre, 1948 de Giacometti’nin New York’taki sergi açılış yazısını yazar. 1954 yılında Sartre sanatçıya başka bir referans metni daha yazar. Aynı yıl Giacometti, portresini çizdiği ünlü Jean Genet ile tanışır. Genet de “Alberto’nu atölyesi” adlı eserini yazar. Alberto Giacometti 1966’da İsviçre’nin Choire şehrindeki kanton hastanesinde ölür. Cesedi Borgonovo’ya nakledilir ve anne-babası ile aynı mezara gömülür. Eşi Anette 1993 te ölene kadar Giacomettinin eserlerini koruma altına almaya çalıştı ve sonunda 2003 yılında kamu yararına Giacometti Vakfı Paris’te kuruldu. Montparnasse’taki Giacometti Enstitüsü, küçük ve çok sevimli bir Art Deco konağında bulunuyor. Bu binadaki temel unsur heykeltraşın yaşam boyu çalıştığı atölyesi. Burada yaklaşık elli eser, heykel, resim veya sıklıkla yayınlanmamış çizimler keşfediyoruz. Bu eserlerin arasında şimdiye kadar hiç görülmemiş eserler var. Örneğin “Kafes”. Jean Paul Sartre’la arkadaşlığı onun heykelini yapmaya kadar gitmiştir. Jean Genet ile arkadaşlığı ise yazarın Balkon adlı eseri üzerine yaptığı çalışmalarla  sonuçlanmıştır..

Atölyesi İsviçre çakısına benzetilir. Küçük, kompakt ama maksimum kullanışlıdır.

Sanatçı öldüğünde eşi geride kalan her şeyi büyük bir titizlikle korumaya almıştır. Sigara tablasındaki izmaritleri bile halen durmakta ve izlenebilmektedir. Bu atölye çok önemli sanatçı ve düşünürleri misafir etmiştir. Fırçalar, terebentin şişeleri daha neler neler, her şey yerli yerindedir. 

Atölyeden sonra üst kattaki bölümleri gezdiğimizde sanatçının gölgede kalmış çizim defterlerini ve yok ettiği bazı eserlerinin fotoğraflardan yola çıkılarak yeniden yaratılan 3 boyutlu örneklerini görüyoruz. Çok fazla eser yok ama olanlar en önemli eserlerinde. Örneğin;1926 da yaptığı alçıdan Kompozisyon adlı eseri ve “Küçük adam” adlı eseri. Tabii insanın aklına bu eserlerin yeniden yaratılıp sirkülasyona sokulması bunun etik olup olmadığı sorunu getiriyor. Burada bir kaç çizim defterinin de sergilenmiş olduğunu görüyoruz.

Desen Fotoğraf Fondation Giacometti arşivi
Desen Fotoğraf Fondation Giacometti arşivi
Tahta Kafes, Alberto Giacometti,1930-1932, Fotoğraf Brassaï 1936, Fondation Giacometti Arşivinden
6. cı Sürendepandant’lar fuarında Alberto Giacometti, Kuş Sessizlik, VU dergisinin 1933 Kasım sayısında yayınlanmış, Fondation Giacometti Arşivi, Paris

Tahta, bakır ve metalden “Sürrealiste Obje” si. Yeniden yaratılan “Oiseau Silence” yani “Kuş Sessizlik” adlı eseri. Brassai’nin fotoğrafladığı “Tahta Kafes”, alçıdan “Yürüyen Kadın”  ve “Manken” adlı eserleri.

Stanley Tucci’nin “Son Portre” adlı filmi, ressam ve heykeltıraş Alberto Giacometti’nin  yaşamının son yıllarına adanmış bir film. Sanatçıyı sevenler, tanımak isteyenler önce bu filmi izlemelerini öneriyoruz. Daha sonra da Giacometti vakfının o nostaljik atmosferindeki muhteşem heykeller karşısında gözlerine bayram ettirsinler.

Sürrealist Obje Fotoğraf Bülent Özgören

Alberto Giacometti, Sürrealist obje, 1932 Fondation Giacometti, Paris

Galerie Pierre Colle deki sürrealist sergiden bir görüntü, fotoğraf Man Ray tarafından, 1933, Fondation Giacometti arşivinden , Paris
Fotoğraf Bülent Özgören
Fotoğraf Bülent Özgören
Fotoğraf Bülent Özgören

Sergi ve Giacometti Vakfı enstitüsünden çeşitli görüntüler

GÖRÜNTÜ SÜPERMARKETİ

Geçtiğimiz hafta Jeu de Paume fotoğraf müzesinde Peter Szendy’nin küratörlüğünüde “Görüntülerin Süpermarketi” adlı bir sergi açıldı. Sergi artık hesaplanamayacak miktarlarda üretilen fotoğraflar konusunda bazı  sorulara cevap arıyor.

Walter Benjamin’den önce yaşayan  Alman sanat tarihçisi ve kültür teorisyeni Aby Moritz Warburg(1886-1929) Benjamin’den önce bu konuya girmiş ve görsellerin izlediği yollardan bahsetmişti. Warburg bu harekete  “Görüntü göçü demiş, göç yollarından bahsetmiş hatta bunların araçlarından, otomobillerinden ve toplu ulaşım vasıtalarından söz etmiştir.

Peter Szendy ise bu düşüncelerden yola çıkarak iconomi kelimesini türetmiştir. İconomi, görüntünün ekonomisi ve dolaşım hatta değiş tokuş yollarına gönderme yapıyor.

Bu gün artık görüntüler doğrusal artış değil üstsel artış gösteriyor. Bu ne demek oluyor?

Doğrusal artışı sezgisel olarak kavrayabiliyoruz. Ancak üstel artış söz konusu olduğunda birçoğumuz doğru çıkarımlarda bulunamıyoruz. 

Günümüz dünyasının fotoğrafa doymuş durumda olduğu anlaşılıyor.

Bu kadar çok fotoğraf üretildiğine göre birçok sorun da ortaya çıkıyor.

Bu kadar çok fotoğraf nerede saklanılacak, nasıl yönetilecek, nasıl aktarılacak?

Bu fotoğraflar hangi yolları izleyecekler, ağırlıkları ne olacak, akım hızları nasıl ayarlanacak, bu fotoğrafların değerleri nedir ve ekonomiye katkıları nasıl anlaşılacak.

Sayıları, hareketleri ve akışları ölçülmeyecek derecede görselle karşı karşıyayız. Her allahın gün inanılmaz sayıda fotoğraf ve video üretiliyor ve devreye giriyor. Bu devasa fotoğraf yükününün tek bir fotoğrafı nasıl çekilebilir? Bu mümkün müdür. Sergi bir anlamda bu soruya kafa yormamızı istiyor. 2000 yılında Kodak firması o fotoğrafın icad edilmesinden o güne kadar çekilen fotoğrafların 80 milyar olduğunu duyurdu. 15 yıl sonra 2015 yılında bir araştırma şirketi 80 milyarın 15 katının yani 1 trilyondan fazla fotoğrafın çekildiğin saptadı. Her gün sadece sosyal medyada 3 milyar fotoğraf paylaşılıyor. Belki bunun on misli ise paylaşılmıyor ve hard disklerde kalıyor. Siz çektiğiniz fotoğrafların kaç tanesini paylaşıyorsunuz? bilmiyorum Ama  ben sadece 100 de birinden azını paylaşıyorum. Bu şekilde bir hesap yaparsak 2000 yılına kadar çekilen sayıda fotoğrafı artık bir günde çekiyoruz.

Peter Szendy’nin bu konuyla ilgili kitabından yola çıkılarak dünyanın dört bir köşesinden gelen 40 kadar sanatçının 60’tan fazla eseri ile hazırlanan beş bölümdeki bu sergi bizi günümüz fotoğraf üretimi ile ilgili düşünmeye yöneltiyor. Aşıtı fotoğraf üretimi genel ekonomiyi nasıl etkiler? Fotoğraf stoklarının artışı ölçülebilir mi? İşçiliğin azalması sorun yaratır mı? Kripto para neye çözümdür? Bu sorulara kim cevap verecek?Fotoğrafçı mı iktisatçı mı? Her şey inanılmaz bir süratle gelişiyor ve değişiyor. Ekonominin görüntüsü sanki görüntünün ekonomisinden bahis ediyor. Önlü arkalı bir kağıdın iki yüzü gibiler.

Sergide beş bölüm var; Stoklar, Hammaddeler, Çalışma, Değerler, Change yani değiş dokuş.

Stoklar bölümünde Andrea Gursky’nin  devasa eseri ile karşılaşıyoruz. Gursky bu eserinde “Amazon” adlı 2016 yapımı bu fotoğrafta Amazonun dev depolarını ele alıyor.

Müzenin tüm duvarları Even Roth adlı fotoğrafçının fotoğraflarıyla tüm döşenmiş.

Ana Vitoria Mussi “Por um fio” adlı eseri ile 22.000 negatif filmi dökülen bir şelale şeklinde enstelasyon olarak sergilemiş.

Geraldine Juarez ise bir ayna üzerine “Getty images”  logosunu basarak bütün görsellerin bir data bankasına gideceğini vurgulamak istemiş.

Bu bölümdeki son eser Zoe Leonard’ın 2018 yılı işi;  “Nasıl güzel görüntü elde edersiniz”  ile değişik dönemlerin fotoğraf depolama uygulamalarına gönderme yapıyor. Diğer taraftan yıllar öncesinden ünlü rus sanatçı Kazimir Malevitch’in sanat tarihi içinde görsellerin nasıl hareket ettiklerini gözler önüne seren eserlerini de görme fırsatı da buluyoruz.

İkinci Bölüm hammadde bölümü olarak adlandırılmış.  

Bu bölümde  Minerva Cuevas’ın Ufuk II adlı 2016 işini görüyoruz. Burada vurgulanan petrolün dünyamızı ve görüntüyü nasıl kirlettiği üzerine bir çalışma.

Jeff Guess 2011’de ürettiği “Addressability” adlı çalışmasında günümüz görüntülerindeki  piksellerin  yerine gönderme yapıyor. Değişik rezolüsyonlarla  görüntülerin nasıl yığılıp dağıldığını gösteriyor.

Thomas Ruff internette bulduğu renkli manga görüntülerini dağıtarak 2002 yılında yaptığı  “Substrat 8 II” adlı işini bu sergiye koymuş

Üçüncü bölüm İş ve Çalışma bölümü. Bu bölümde Martin Le Chevallier  2017’de yaptığı “Clickworkers” adlı eseri ile dijital alanda çalışan işçilerin nasıl bir zincir kurduğunu ve # larla “Like”  larla görüntünün uzaktan nasıl işlendiğini gösteriyor. Bu konuya daha 1923 yılında Laszlo Moholy-Nagy “Telefon görüntüleri” adlı eseri ile ilk girişi zaten yapmıştı.

Yine bu bölümde Aram  Bartholl 2017 işi “İnsan mısınız?” adlı eseriyle devasa bir CAPTCHA Görüntüsü koymuş 

Dördüncü bölüm; Değerler bölümü

Hans Richter’in 1928’de enflasyona ayırdığı para konulu kısa filmden sonra  2010 da Máximo González’in tedavülden kalkan paralarla oluşturduğu devasa duvar enstelasyonları kadar tekrar eden bir görsel motifi bu bölümde izliyoruz.

Para günlük hareketleri kontrol eder konusuna yaklaşıma gönderme yapan eserler bu bölümde bulunuyor. Robert Bresson, paraları kavrayan ellerin koreografisini yapar (Para, 1983).  Ünlü fransız fotoğrafçı Sophie Calle, ATM lerdeki güvenlik kamerasından aldığı görüntülerden insanların paraya bakış anlarını yakaladığı  ilginç video ile karşımıza geliyor. 

Kripto para finans için olduğu kadar sanat için de çok önemli bir durum yaratıyor. Yves Klein, altın ile çek haline getirilmiş “görsel hassasiyet zonlarının” değiş tokuşa soktuğu eserini sergiliyor.

Wilfredo Prieto iki ayna arasına yerleştirdiği 1  doların aynadaki görüntüsünü çoğalttığı eseri ile ilgimizi çekiyor (One Million Dollar, 2002).

Beşinci bölüm; Değiş-tokuş.

Bu bölümde William Kentridge’in hazırladığı yavaş sayfa çevirme hareketini görüyoruz  (İkinci El Okuma, 2013).  Richard Serra’nın çalışması ise  (El Yakalama Lideri, 1968) düşen paraları tutma videosu olarak kar

şımıza geliyor. Aslında hareket eden her şey görünür hale geçer de diyebiliyoruz.. Trevor Paglen okyanus dibindeki görüntüleri yüksek hızla taşıyan kabloları fotoğraflamış. Martha Rosler’in “Cargo Cult” adlı eserinde bizi görüntürlerden oluşan malların taşınmasıyla karşı karşıya bırakıyor.

Sonuçta sergide  ziyaretçiyi iki soru bekliyor: Martin Le Chevallier’in önerdiği görüntü aslında planlı yavaş yavaş bir eskime mi değil mi sorusu bir tarafta duruyor(Obsolete Heroes, 2019). 

Diğer soruyu ise  Hiroshi Sugimoto’nun (ABD Play House, 1978)  adlı eseri soruyor. Bu eser her yıl Paris-Photo fuarı sırasında sergileniyor. İkon bir fotoğraf. Bu fotoğrafın öyküsü şöyle; Hiroshi Sugimoto bir akşam New York’ta Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde fotoğraf çekerken, kendisini halüsinasyona görüyor sanır. Aklına düşen soru şudur; ”Farz edelim ki bütün bir sinema filmindeki görüntüleri tek bir karede çekiyor musunuz?   Aslında bu sorunun cevabı basittir “Parlayan bir ekran elde edersiniz.” Bu kareyi elde etmek için sinemalar gidiyor ve çekimler yapıyor. Kendisi bu fotoğrafı oluştururken yaşadıklarını şöyle anlatıyor; “Bir öğleden sonra East Village’da geniş formatlı bir kamerayla ucuz bir sinemaya girdim. Film başlar başlamaz, B ayarında deklanşöre bastım. F değerini yüksek tuttum. İki saat sonra film bitince, deklanşöre tekrar bastım”. O akşam filmi banyo ettiğimde gördüğüm şey hayalimin  gerçekleştiğini bana gösteriyordu. Karşımda bembeyaz bir ekran ve simsiyah bir sinema salonu vardı! Fotoğrafın gösterdiği acaba sonsuz süratin bir sonucumu? Sonuç olarak sergi ve bu sorular bizde oldukça karmaşık duygular uyandırıyor.

Jeu de Paume fotoğraf müzesindeki “Görüntülerin süpermarketi” adlı serginin bizi görüntüler üzerine felsefi düşünmeye sevk eden tematik bir sergi olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafla düşünsel boyutta ilgilenen, neden fotoğraf çektiğini sorgulayanların mutlaka görmesi gereken bir sergi olduğuna inanıyorum.

Artık görüntülerin bir çoğu bir makine tarafından üretilip bir başka makineye gönderiliyor. Örneğin parka giren araçların plaka numaraları, veya alış veriş merkezlerinde müşterilerin ürün satın alırken veya incelerken yüz ifadelerini kaydeden kameralar. Bu görüntülere “Aşeropoyet” yani insan eli değmemiş görüntüler de deniliyor.

Sonuçta “Görünmez görsel kültür” ortaya çıkıyor yani bilgimiz olmadan görünürlük giderek üretiliyor, yönetiliyor ve sömürülüyor. Bu görünmeyen görsellerin de bir yaşamı hatta bir ekonomisi olduğunu da vurguluyor Peter Szendy.

Tüm bunlar görüntüler arasında bir taraftan bir tarafa zıplayan, dolaşan, sallanan göz hareketlerimizi geliştirmektedir. Peki bunun sonunda göz neyi görür neyi göremez. Gölgede kalan görüntüler hangileridir. Gizli ikon ekonomisi nasıl işler. Sorulması gereken daha onlarca soru var.

Sergiden çıkarken kafamızdaki fotoğrafa dair soruların da miktarı artmış olduğunu hissediyor ve bu duygularla müzeden uzaklaşıyoruz.

Aklımıza yine o soru takılıyor; Walter Benjamin yıllar önce “Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak” ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?” demişti. Dünya sanki yazan ama yazdığını okuyamayan insanlarla doluyor.

PAPARAZİ’NİN ÖLÜMÜ; Bruno Mouron, Pascal Rostain

Paparazzilik 1950 li yıllarda İtalya’da ortaya çıkmış, gazetecilik ve fotoğrafçılık arasında bir meslektir. Bu konuda çok şey yazılıp çizilmiştir. Ben bu sayıda dünyanın en önemli 2 paparazzisinin  sergisi nedeniyle bu konuda bir kaç satırı sizlerle paylaşmak istedim.

Sergi YellowKorner’ın Fransadaki 30 satış noktasından en önemlisinde, yangın sonrası geçen yıl renove edilen La Hune’de açıldı. YellowKorner dünyada 100 satış noktası ile fotoğraf satışlarına yeni bir soluk getiren zincir.  

Şubat ayında yeni açılan sergileri nedeniyle kendileri ile tanışıp sergilerine, fotoğrafçılık mesleğine doğal olarak paparazziliğe dair konularda konuştuk.

Bruno Mouron ve Pascal Rostain ise dünyanın en önemli paparazzilerinden. Çok önemli ünlülerin peşinden koşup çok önemli kareler yakalamışlar. Ancak Paparazzi mesleğinin ölümünden sonra değişim geçirerek doğaya duyarlı fotoğraf sanatçısı olmuşlar. Kendileriyle sergileri ve paparazzilik konularında konuştuk. 

1988 yılında bir sosyoloji profesörünün öğrencilerine verdiği bir yıllık çevrelerinde oluşan çöplerin fotoğraflarını çekmeleri ödevinden ilham alarak fotoğraflarını çektikleri ünlülerin çöplerini karıştırmışlar. Bunları büyük formatlarda kadrajlayarak bizlere sunuyorlar. 2 yıl önce de bu konuyla ilgili “Autopsie” adlı altında bir de kitap çıkartmışlar. 

Bruno Mouron artık paparazzi mesleğinden bahsedilemeyeceğini söylüyor. Akıllı telefonlarla herkesin paparazzi olduğunu, ünlülerin kendi kendilerini sosyal ağlarda gösterdiklerini ve yazılı basının sürekli kan kaybettiğini belirtiyor.

Paparazzi sözcüğü 1950 li yıllarda İtalya’da ortaya çıkıyor. Pappataci küçük yapışkan sineklere verilen ad, ragazzi de italyanca küçük çocuk anlamına giliyor. İki kelimenin birleşmesinden paparazzi ortaya çıkmış. Frederico Fellinin “La Dolce Vita” filminde paparaziler neredeyse  başrolü oynamışlar. Bu fikri Felliniye kendisi de ilk paparazzilerden olan Tazio Secchiaroli vermiş. Secchiaroli daha sonra paparazziliği bıramış ve sinema fotoğrafçısı olarak yoluna devam etmiş. La Dolce Vita filmini izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Kült bir filmdir. (Devamı fotoğrafların altında)

1950 li yıllarda italyada çok sayıda dergi vardır. L’espresso, Il tempo, Le Ore, L’europeo, Settimo, Giorno, Lo Specchio bunlardan en önemlileridir. Bu dergilerin hepsi her konuda haber yapan dergilerdir. Ama ne zaman ünlülerin özel yaşamlarından haber yaptılar ve fotoğraflarını bastılar dergi satışlarının arttığı anlaşıldı. Diğer taraftan taşrada iş bulamayan gençlerden bazıları da Roma’ya gelip fotoğraf peşinde koşmaya başladı. 

Fotoğrafçı önemli bir ünlünün güzel  haberini yakalarsa voleyi vuruyor doğal olarak. Settimio Garritano bu italyan paparazzilerden biridir ve  Jacky Kennedy’nin çıplak fotoğraflarını çeken kişi olarak tarihe geçmiş durumdadır. 

Bu arada fotoğrafçı  basın ile ünlü arasında kimlik bozulması yaşamaya başlamaktadır. Bazı ünlüler göz önünde kalmaya devam etmeye çalışırlarken, bazıları ise göz önündekileri düşürüp göze girmeye çalışmaktadırlar. Basın ise bu durumda kendini kullandırttıyor diyebiliriz. Böylece ünlüler, fotoğrafçılar, basın ve okuyuculardan oluşan bir şeytansı dörtgen ortaya çıkmış olmaktadır.

Paparazzi mesleği basın organı, okuyucu, ünlü ve fotoğrafçı arasında sıkışmış bir meslek dalıdır. Savaş fotoğrafçıları kahraman ilan edilirken paparazziler, anti-kahraman, röntgenci, para için ünülerin özel yaşamına tecavüz eden fareler olarak görülmektedirler. Oysa çektikleri fotoğrafların kendilerine has bir tarzı ve kendilerine has bir estetiği vardır. Daha çok 35 mm yakın plan flaşlı vur-kaç tarzında veya 300 den başlayan teleobjektiflerle uzantan avlarına yaklaşan başlıca 2 tarzları vardır. Zaman zaman parmaklar, eller kollar kadrajın içine girmektedir.

Bruno Mouron ve Pascal Rostain uzun yıllar ünlülerin peşlerinden gidip çok önemli fotoğraflara imza attıktan sonta Le Monde gazetesinde gördükleri bir haberden yola çıkarak ünlülerin çop lerini dikkatlerini çevirmişlerdir. 

Rostain ve Bruno 10-12 kadar ülkeden 40 kadar ünlünün çöplerini toplayıp güzel kompozisyonlarla fotoğraflarını çekmişler. Etik kurallara dikkat edmişler. Çöpten çıkan cinsellik içeren objeleri, tıbbı maddeleri fotoğraflarında kullanmamışler. Bu objelerin hepsini büyük kutularda saklamışlar. Madonna, Elton John, Reagan, Arnold Shwartzeneger, John Travolta ve Brigitte Bardot  gibi ünlülerin çöpleri duvarları süslüyor. Bruno bir noktaya dikkatimizi çekiyor. Yılda 500 $ ortalama geliri olan bir ülkedeki ünlünün çöpünden de Coca Cola şişesi çıkıyor, 100 bin dolar olan ülkedeki ünlünün çöpünden de aynı şişe çıkıyor. Coca Cola dünyanın her yerine çöp bırakıyor.   

Bruno ve Pascal artık paparazzilik yapmıyorlar, çöpler aracılığıyla doğaya, doğanın korunmasına dikkat çekmeye çalışıyorlar. İçlerindeki paparazzilik ölmüş. Ancak ne olursa olsun belli ki hem paparazzi hem de doğaya saygılı sanat fotoğrafçısı olacaklarmış.

Gelelim dünyanın diğer önemli paparazzilerine, Amerika Birlerşik devletlerinde çok az paparazzi var. Polis vakalarını ve kadavraları polis telsizinden takip eden, arabasında yatıp kalkan Weegee’yi paparazzi saymalı mı bilemiyorum ama Jacky Kannedy’inin peşinden düşmeyen başı sürekli belalara giren Ron Galella önemli bir paparazzi. Andy Warhol’ün “Benim en beğendiğim fotoğrafçıdır” dediği Galella Times, Harper’s Bazaar ve Vanity Fair’e sürekli fotoğraf vermiş. Marlon Brando’nun yumrukları ile 5 dişi kırılan Galella daha sonra sürekli dul Jacky Onassis’i ve çocuklarını takip ettiği için mahkeme tarafından önce Jacky’ye 8 metreden  daha fazla yaklaşmaması için uyarılmış, bu uyarıyı 4 kez ihlal eden Ron Gallelo 120.000 $ ve 7 sene hapise mahkum olmuş ama iş 10.000 $ ve hayat boyu Jacky’nin fotoğraflarını çekmeme yasağı ile tatlıya bağlanmış.  Ama uslanmayan Ron Richard Burton ve Elizabeth Taylor’u, Brigitte Bardot, Elvis Presley ve Sean Penn’i takip etmeye devam etmiş. Taylor anılarında Burton’un sık sık “ Ron’u öldüreceğim” dediğini söylemiştir.

The New York Times  ve  Newsweek çok öenmli bir diğer paparazzi Marcello Gepetti’yi Henri Cartier Bresson ve Weegee ile kıyaslamıştır. 1960-70 li yıllarda Sophia Loren, Anita ekberg, Alain Delon-Romy Schneider çifti  ve John Lennon fotoğraflarıyla ünlüdür. 1998 de öldüğünde ardında henüz tam incelenememiş olan  1 milyon negatif bırakmıştır. Burton ve Taylor çiftini çektiği  “Öpücük” adlı fotoğrafı en önemli fotoğrafları arasındadır.

Tazio Secchiaroli İtalyanların en önemli paparazzisidir. Fellini La Dolce Filmi için kendisinden ilham almıştır. Hakkına yazılmış “Tazio Secchiaroli: First of the Paparazzi” adlı kitap dışında internet üzerinde çok güzel derlemeler de vardır. The Guardian da “Flashgun warrior” başlıklı yazı Tazio’yu ve paparazziliğin çıkışını anlatmaktadır. 

İlgilenenler için; https://www.theguardian.com/theguardian/1999/jul/17/weekend7.weekend3

İtalyada Marcello Geppetti ve Tazio Secchiaroli Amerikada Ron Geppetto neyse Fransada da Bruno Mouron ve Pascal Rostain odur diyebiliriz.

Bruno ve Pascal’den bazı sorulara karşılık bulduğumuz cevaplar da şöyle oldu.

Nasıl Paparazzi oldunuz?

BM-Christian Brincourt ve Michel Blanc’ın 1970 yılında yazdığı “Fotoröportajcılar” kitabını okuduktan sonra önce foto-jurnalist olmaya karar verdim. Sonra da ünlülerin fotoğraflarını çekmeye başladım.

PR-Tesadüfen Orson Welles’i çekerek başladı.

En kötü anınız

BM-İyi bir fotoğrafı kaçırmak

Bir paparazzinin en sıkıldığı şey nedir?

PR-Size verilen bilgi yanlışsa canınız çok sıkılır.

BM-Olayı kaçırmak sıkar yoksa herşeye alışırsınız. Sabah kalkar yeni bir işe gidersiniz.

Bir paparazzinin yaşamında en keyifli anlar nelerdir?

BM-En hoşu tabii ki çektiğiniz fotoğrafın yayınlanacağını bilmenizdir. Bir de Scoop lar var. Önemli habercilik olayı diyebiliriz.

Fotoğrafını çekmekten an çok hoşlandığınız ünlü

PR- Mitterand, Monaco ailesi..

BM- Biz gazeteciyiz birisini fanı olmak için paparazzi olunmaz.

Flaş mı Teleobjektif mi?

Başlangıçta saklanılmazdı geniş açı kullanırdık sonra teknoloji ve gelişmeler teleobjektif kullanımını gerektirdi. Ben ikisini de kullanırım.

BM-35 mm kameralar kullandığımız da herşey daha keyifliydi.

Kendinizi Ünlü koleksiyoneri gibi hissediyor musunuz?

PR- Kattiyen. Ünlü biriktirmem, fotoğraf biriktirmem sadece anı biriktiririm.

BM-Kattiyen. Ünlülerin hayranı değilim.Benim sevdiğim şey mesleğim.

Paparazzilikte etik diye birşey var mı?

PR- Etik basından veya fotoğrafçıdan çok fotoğrafı çekilen ünlüde olmalı. Size en mahremini açmak isteyen ünlüye ne demeli?

Paparazzileri kim yaratıyor? Basın mı okuyucu mu?

BM-Bu sonu olmayan bir hikaye. Okuyucu yoksa dergi yok, dergi yoksa okuyucu yok…

PR-Ne basın ne okuyucu. Fotoğraf vermek istemeyen  ünlüler buna neden oluyorlar. Ünlülerin kendilerini satmaları gerekiyor, promosyona ihtiyaç var. Basına, medyaya ihtiyaç var ancak günün birinde kapılarını herkes kapattıkları zaman halk daha çok şey bilmek istiyor.

Neden kadın paparazzi yok?

BM- Evet, ilginç oysa kadınlar erkeklerden daha sabırlı..

Size özel hayat tecavüzcüleri deniyor!

BM- Onlara cevap vermiyorum. Bunu söyleyenler o işin benden daha çok içindeler..

PR-Bize hırsız, tecavüzcü diyorlar, oysa biz kimsenin ruhunu çalmıyoruz. Ruhları var mı? O da sorgulanabilir tabii. Biz gerçekleri gösteriyoruz. Bunlar çalınmış fotoğraflar değil bunlar gerçekler.

Okuyucular sizi hem avının peşindeki kurtlar gibi görüyorlar, hem de  fotoğraflarınıza bayıla bayıla bakıyorlar.

PR_ İkonları yıkmayı seviyorlar, hem haberleri tüketiyorlar hem “Ay ne fenaymış” diyorlar

BM-İnsanların gerçekleri bilmeye ihtiyaçları var. Bunu biraz tarihe yaydığınız zaman bir çok fotoğraf bazı galeri ve müzelerin duvarlarını süslemeye başlıyor.

Fotoğraflarınızı müzelerde görmek nasıl bir duygu?

PR-Müzede fotoğraflarımızı görmek hoş.Tek tek bakıldıklarında anlam taşımayan bu fotoğraflar bir araya geldiklerinde hem fotoğrafçı mesleğine hem gazeteciğe hem de fotoğraf tarihine birşeyler bırakıyorlar.

BM-Sanat tarihi henüz bu konuya ilgi göstermiyor. Ancak bazı fotoğraflar şarap gibi yaşlandıkça güzelleşiyorlar.

Yazımızı bitirmeden önce Paparazzilerden  ilham alan Cindy Sherman’ın bir iki işine de göz atalım derim.

Ünlülerin atıklarından oluşmuş “Paparazzi” adlı fotoğraf sergisi 13 Şubattan 15 Nisana kadar devam edecek. “Bana çöpünü göster sana kim olduğunu söyleyim!” sloganı ile yola çıkan serginin yeri, güncel konusu ve fotoğrafçıları nedeniyle oldukça fazla izleyici toplayacağını söyleyebilirim.

Yazımızın sonunda da bir kaç paparazzi fotoğrafı ve ilgilenenler için bir kaç kitap önerisi  bulacaksınız.    

Paris’te Danimarkalı Heykeltraş Jacobsen ve Bourdelle Müzesi

Bourdelle Muzesi Paris’deki en önemli heykel müzelerinden bir tanesidir. Diğerleri tahmin edeceğiniz gibi Rodin’in müzesi, Orsay ve Maillol müzesidir. Sonuncusu adı daha az bilinen Saint Germain’de küçük ama çok sevimli bir müzedir. Adını da Aristide Maillol adlı heykeltraşdan alır. Maillol’ün eserlerinin yanında zaman zaman Giacometti, Douanier veya Fujita gibi önemli sanatçıların sergilerini de görebilirsiniz. Ama benim bu yazıda sizler anlatacağım danimarkalı önemli bir heykeltraş Niels Hansen Jacobsen. Bu santçının yeni açılacan sergisi Bourdelle müzesinde. Yazımızda tabii ayrıca  Danimarkalı heykeltraş Niels Hansen Jacobsen’in kuzey mitlerinin etkisiyle yaptığı masalsı heykellerinden de bahsedeceğiz.

Montparnasse’taki Bourdelle müzesi, XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında Bourdelle adlı heykeltraşın yaşadığı, çalıştığı ve heykel dersleri verdiği geniş bir mekan. Théâtre des Champs-Elysées’deki heykelleri yapan heykeltıraş Bourdelle, 1885’ten 1929’da ölümüne kadar burada yaşadı, yarattı ve öğretti. Antoine Bourdelle’in çalışmaları, eskizleri, modeller, çalışmanın gelişimine katkıda bulunan her şeyi burada görebilirsiniz. Heykel seven birisi Paris’e gelip sadece Rodin’in müzesini görüp dönmemeli diye düşünüyorum. 1961 yılında inşa edilen Büyük Salon ve bahçelde devasa heykelleri sergilerken, Christian de Portzamparc tarafından 1992’de inşa edilen uzantı geçici sergilere ev sahipliği yapıyor. Atölyelerde Bourdelle’in işlerini görüyoruz. Çeşitli heykeller, çizim, fotoğraflardan oluşan bir arşiv burada sizi bekliyor. Müze size başka bir sürpriz daha hazırlamış. Bourdelle’nin bitişiğindeki ressam Eugène Carrière’in atölyesi var. Onun eserlerini de görebiliyorsunuz.

Gelelim geçici Jacobsen sergisine. Fransa’daki Niels Hansen Jacobsen’e (1861-1941) adanmış bu ilk sergi. Bu sergi sizi Antoine Bourdelle’in (1861-1929) çağdaşı olan Danimarkalı heykeltıraş ve seramikçinin rüyaya benzeyen dünyasına girmeye davet ediyor. Sergi bizi Jacobsen’in Paris’te yaşadığı yıllara ,1892 den 1902 ye kadar olan dönemine götürüyor.  Jacobsen Paris’te bir kaç sanatçı arkadaşıyla birlikte Viyana Secession döneminden çok daha önce sembolist bir akıma katkıda bulunuyor. Avrupa’nın dört bir yanından yazarlar, müzisyenler ve sanatçılar Hansen Jacobsen’in, Arago Bulvarı 65 numaradaki stüdyosunu akımın merkezi ilan ediyorlar. Bu sanat mabedinde Hansen Jacobsen’in dışında seramikçi Paul Jeanneney, heykeltıraş ve seramikçi Jean Carriès, illüstratör ve afiş sanatçısı Eugène Grasset’e var.

Hansen Jacobsen’in çalışmalarını, Sigmund Freud’un dediği gibi garip, belirsiz, hatta “rahatsız edici tuhaflık” olarak adlandırmak olası. Heykellerde, kuzey ülkeleri folklorunun özgün mitlerini  ve Andersen’ın fantastik hikayelerini buluyoruz. Akademik katılıklardan uzak bu eserler, o zamanının en cesur plastik araştırmalarından örnekler olarak algılanabilir. 1900 Evrensel Sergisine de katılan Hansen Jacobsen, Art Nouveau’nun ortaya çıkmasını ve sembolizmin yayılmasına katkıda bulunan sanatçılardan biri olarak kabul ediliyor. Hansen Jacobsen ve Bourdelle , Gustave Moreau ve Paul Gauguin’den sonra sembolizme katkıda bulunmakta. Ayrıca Art Nouveau’nun süslemelerinin de bir parçası olarak görülebilir.

Sergide bronz ve seramik işleriyle Jean Carriès dışında  Paul Gauguin, Jeanneney, Eugène Grasset, Carlos Schwabe, Odilon Redon, Frantisek Kupka, Georges de Feure, Jens Lund, Gustave Moreau’nun tabloları, Boleslas Biegas’ın heykelleri, çizimler, heykeller ve fotoğrafları ile Bourdelle’in işlerini de görmek de bize çok hoş geldi. Paris’e gelen bir heykel severin yolunu mutlaka , Montparnasse’a düşürmesinde yarar var. Böylece sanat sever hem Bourdelle müzesini hem de Jacobsen’in masalımsı heykellerini tanımış olacaktır. Sergi 29 Ocaktan 31 Mayıs’a kadar devam ediyor.

Jacobsen’in portresi; Hanriette Hahn-Brinckmann 1990 lü yıllar.

Hristiyan kanına susamış yaratık; Niels hansen Jacobsen 1896

Anne ve Ölüm; Niels hansen Jacobsen1892 

Jacobsen’in sır paleti

Medüz başı  

  Küçük deniz kızı1901 

Koku nerede saklanır?

Patrick Suskind’in yazdığı, orijinal adı “Das Parfum” olan kitabın filmi sinemalarda gösterime gireli çok oldu. Filmin adı Türkçeye “Koku” olarak çevrilmişti. Koku kelimesinin anlamı parfüm kelimesinin anlamını tam olarak karşılamıyor. Parfüm güzel koku, esans ve güzel kokuların karıştırıldığı bir ürün olarak Türkçeye tercüme edilebilir. Koku yabancı dillerde smell, odor, odeur, geruch veya duft gibi kelimelerle ifade edilir. Ama ben filmin adını yanlış tercüme yerine tamamen değiştirip “Burun”  demeyi yeğlerdim. Çünkü filme burnu olağanüstü çalışan ama kendi bedeni kokmayan bir insanın koku tutkusu anlatılıyor. İyi bir burun, kokuyla ilgili bir işi olan özellikle de şarap seven, yemek seven herkese gereklidir. Ancak, maalesef demek gerekir sanırım, herkesin koku alma yeteneği aynı değildir. İnsanların % 50’si orta derecede koku alırken, % 25’i çok az, % 25’i ise mükemmel koku alırlar. Siz bu üç gruptan hangisine girersiniz bilmiyorum ama ”Koku” filmindeki Jean Baptiste Grenouille’un hepimizi kıskandıracak derecede koku alma özelliklerine sahip bir burnu vardı. Böyle bir burunu olsun diye insan neler vermez ki? Her ne kadar bilim yapay burun yapmaya çalışıyorsa da insanın koku alma duyusuyla rekabet edecek herhangi bir kimyasal analiz cihazı henüz yoktur ve olma olasılığı da inanın çok düşüktür.

Koku alma duyumuzun olanaklarını keşfetmek için şarap tadımından daha iyi bir fırsat olabilir mi? Biz de bir şarapa açarak öyle yaptık. Türk Şarapçılık dünyasına iddialı giren bir şarabı tattık. Reklam olmaması açısından adını veremiyoruz. Cabarnet Sauvignon, Şiraz ve Merlot üzümlerinden yapılmış olan bu bordo renkli bir şarap. Bu kupajın ilk burunda yoğun, kalıcı ve karmaşık aromaları ön plana çıkıyor. Biraz bekledikten sonra arkadan topraktan gelen kokular ve sonra mineral, deri, kırmızı dağ meyveleri, baharatlar, yeşil biber ve biraz da pişmiş meyve kokuları sayılabiliyor. Asit alkol tanen üçgeni dengeli olan şarabın bize göre özellikleri etiketinin ünlü bir ressam tarafından hazırlanmış. Fiyat çok ucuz değil ancak kalite bir şarap için insan bazen paraya kıymalı.

Gördüğünüz gibi tattığımız şarapları değerlendirirken önce rengini değerlendirdik, sonra ilk ve ikinci burunlarından bahsettik sonra genel görüşümüzü verdik. Bu şaraplar için Buke’den bahsetmek doğru olmaz. Bir şarapta buket yıllanmayla ortaya çıkan aromalar olduğundan genç bir şarap için bundan bahsetmek doğru olmaz. İlk aromalar toprak, iklim ve üzümle ilgili kokulardır. Ardından ortaya çıkanlar ise insanın şarabı oluşturması sırasında gelişen kokulardır. Şarabın oluşturulması işlemine vinifikasyon da derler. Fark ettiğiniz gibi bu şaraptaki metiltiopropanol’den veya asetatlardan bahsetmedik. Çünkü bunlardan bahsetmek keyif almak için şarap içen bir kişiyi şaraptan uzaklaştırmaya yeter de artar bile. O nedenle şarap tadımlarında kokular gruplar içinde değerlendirilir.

Kokuları 6 ila 14 gruba ayıranlar vardır. Biz 12 gruba ayırmayı tercih ediyoruz. Bunları özetlersek;

Çiçeksi kokular: Akasya, gül,  portakal çiçeği,  kır çiçeği, hanımeli,  ıhlamur, menekşe, sümbül, nergis, yasemin, katırtırnağı

Meyvemsi kokular: Kayısı, ananas, muz, kiraz, çilek, frenküzümü, ahududu, dut, ayva, armut, erik, limon, turunçgiller, acı badem, egzotik meyveler

Kuru meyve: Kuru incir, badem, fındık, ceviz, kuru erik, kuru üzüm, pişmiş meyve

Bitkisel kokular: Ot, kesilmiş saman, nane, adaçayı, bitki çayı, çay, tütün, yeşil zeytin, yaprak, fındık kabuğu, yeşilbiber, mantar, humus, porcini mantarı.

Baharatsı: Anoson, tarçın, karanfil, rezene, meyankökü, hindistancevizi, defne, ıhlamur, fesleğen, lavanta, safran, biber, vanilya

Balsamik: Reçineler, çam, tütsü, ardıç, terebentin

Kavrulmuş: Füme, kakao, kahve, çikolata, karamel, kavrulmuş badem, kızarmış ekmek, kauçuk. 

Hayvansı kokular: Amber, kürk, kösele, av eti, ter, kedi çişi

Ahşap: Şarabın muhafaza edildiği ahşaptan gelen kokular (meşe, akasya)

Diğer besinler: Un, ekmek kabuğu, mayalar, yağ, peynir, bal, bira

Kimyasal: Sirke, kükürt, ilaç, dezenfektan, selüloit

Uçucular: Aseton, sabun, mum, süt ürünleri, laktik bakteriler, mayalanma değişiklikleri ve fermantasyondan gelen kokular.

İşte bu kokular içtiğimiz şarabın içerdiği yüzlerce kokudan bazıları, benzerleri. Tadımlar yaparak koku dağarcığımızı geliştirebiliriz. 

Kokular nerede mi saklanır? Kokular şarapta saklanır. Şarap açılıp kokular kaçmaya başlayınca sakın endişelenmeyin saklayacağımız başka yerler de var. Sakın Koku filminin kahramanı Jean Baptiste’in yaptığını yapmayın. Güzel genç kızların kokularını küçük bir parfüm şişelerinde saklamayın. Kokuları beyninizdeki koku kütüphanesinde saklayınız. En güvenilir yer orasıdır. Tadımını yaptığınız şaraplardaki kokuları burnunuzla beyninize taşıyın ve kütüphanenizde güzel bir köşeye yerleştiriniz. Göreceksiniz şarap içmekten giderek çok daha fazla keyif alacaksınız. İngiltere İrlanda Kralı VII Edward şarap sadece içilmez; koklanır, bakılır, yudumlanır, hakkında konuşulur demiş. Biz de ekleyelim bir de en kutsal yerimiz olan beynimizde saklanır.

Hepinize güzel tadımlı günler dileriz.

Montluçon’da Mobil Sanat sergisi

Montluçon Fransanın ortasında mütevazi bir kent. ‘ yıldır Dijital sanat festvali yapılıyor. Bu yıl konu Mobil sanat. Digital sanat , akıllı telefonlar veya tabletler aracılığıyla yapılan çağdaş yaratım alanıyla ilgileniyor ve bu yıl Montluçon Art Mobile adını alıyor. 12 Nisan – 2 Haziran tarihleri arasında Modern ve Çağdaş Sanat Merkazinde bir sergi düzenlendi ve sanatçılar ile buluşma, lise öğrencilerinin ve Montluçonluların katılımı, ayrıca konferanslar ve okul çocukları için atölye çalışmaları ile tamamlandı. Fransa, Danimarka, Hollanda, İsviçre, Kanada ve ABD’de ve Türkiye’den yirmiden fazla görsel sanatçı yer aldı. Marie-Laure Desjardins etkinliğin küratörü ve ArtsHebdoMédias internet dergisi ana sponsor oldu.

Bendeniz Mehmet Ömür ise “Small Forms” adlı video-GIF instalasyonlarımla sergide yer aldım. Sergi yi sanal olarak gezmek mümkün. Bunun için önce aşağıdaki linke tıklamanız ardından görselin üzerindeki oynatma ikonuna tıklamanız yeterlidir. Daha sonra oklarla serginin istediğiniz bölgesini gezer sanat eserleri ile ilgili bilgiler alabilirsiniz.

Fotoğraf sever Paris’e kasımda gelir…

PARİS PHOTO, FOTOFEVER ve Salon de la Photo ; Paris’te hafta sonu Fotoğraf şöleni..

veya Fotoğraf sever Paris’e kasımda gelir…

Mehmet Ömür

Paris her yıl olduğu gibi bu yıl da kasım ayının ikinci hafta sonu yani 7-10 Kasım arasında fotoğrafa doyuyor. Her yıl kasımın ikinci hafta sonu aynı anda 6 çok önemli fotoğraf etkinliği var. O nedenle bu tarihleri fotoğraf sevenlerin akıllarına veya ajandlarına yazmalarında yarar var.

Paris Photo, bu yıl bir kez daha 200 den fazla uluslararası galerinin projeleriyle tarihi fotoğraflar dışında modern ve güncel fotoğraflarla dünya fotoğrafındaki yeni trendlerin yönünü tayin ediyor. Dünyanın en büyük fotoğraf etkinliği olarak kabul gören Paris Photo fuarı bu yıl 23 yılını kutlarken bünyesinde 33 fotoğraf yayınevini barındırıyor. Bu 33 yayınevinden kitapları çıkmış fotoğrafçılardan 200 den fazlası 4 günlük fuar süresinde kitaplarını imzalayacaklar. Fuarda galeriler ve kitapçılar dışında başka bir çok etkinlik var. Louis Vuitton, Ruinard şarampanyası, BMW ve  Huawei’yi ana sponsorlar arasında görüyoruz. Her nedense Apple gene sahadan kaybolmuş. Muhtemelen yeni çıkan kameralar karşısında epey geri kaldığının farkında. Huawei P30 Pro, Samsung Galaxy 10 ve hatta yeni çıkan Xiaomi nin Mİ 10 modeli telefon kameralarına karşı epey pazar kaybettiği konuşuluyor.

Fuara bu yıl 2 Türk galerinin katıldığını fark ediyoruz. Galerist ve Dirimart. 2001 yılında Murat Plevneli tarafından kurulan Galerist çok önemli bir Türk fotoğraf sanatçısını, rahmetli Şahin Kaygun’un eserlerini  fuara taşımış. Galeriyi kutlamak gerek. Fuarda yer almanın maddi ve manevi zorlukları göz önüne alınırsa burada olmanın önemli anlaşılabilir. Diğer türk galerisi Dirimart Nuri Bilge Ceylan dışında Isaac Julien, Julien Rosefeldt ve Shirin Neshat’ın eserlerini sergiliyor.

Fuarda Nuri Bilge Ceylan, Merih Akoğul, Çoşkun Aral, Fethi İzan, Bülent Özgören ve Magnum fotoğrafçılarından Bruno Barbey’le karşılaşıp sohbet etme imkanı bulduk. 

En sevdiğimiz fotoğraf sanatçılarını saymadan önce fuardaki bazı etkinliklere değinelim.

PRİSMES adlı etkinlik bir çeşit onur salonu. Sıradışı dev eserler sergiliyor. CURİOSA geçen yıl ilk defa ortaya çıkan bir etkinlik. Seçilmiş bir küratöre bırakılan tematik bir etkinlik bu. Bu görev, bu yıl Tate Moderne atanan Osei Bonsu’ya verilmiş. O da yeni yükselen yıldız fotoğrafçılara yer açmış, fotoğraf koleksiyonerlerini kışkırtmayı amaçlamış. Adını “KAÇIŞ NOKTASI” olarak koyduğu  etkinlikte Bonsu 14 sanatçısıyla görüneni, hafızayı ve kayboluşu sorguluyor.

Son yıllarda hareketli görüntüler de fuarda yer buluyor. Pathe Gaumont ve UCG gibi önde gelen film şirketlerinden mk2 şirketinin sponsorluğunda bu yıl dokümanter ve kurgu filmlerdeki görsel manipülasyon teknikleri konu ediliyor. İlginç bir yaklaşım.

FRAGMENT bölümü Bruksel yerleşimli “A Stiching Vakfına” ayrılmış bir etkinlik. Bu vakıf fotoğraf üretimine, fotoğraf eğitimine ve fotoğrtafın saklanmasına adanmış bir  vakıf. Vakfın elinde hayatını fotoğrafa adamış ve daha iyi tanınmayı hakeden fotoğrafçıların eserlerinden güzel bir kolleksiyon var ve bunları fuarda sergiliyor. Sergilediği sanatçılar arasında Robert Adams başı çekiyor.

ÖĞRENCİ-CARTE BLANCHE etkinliği. Carte blanche terimi “tam yetkilere sahip olmak” anlamına gelir. Bu etkinliği Parisin en iyi baskı firmalarından Picto, Fransız Tren yolları ve Paris Photo ortaklaşa düzenliyor. Türkiye’de içinde mi bilemiyorum Avrupadaki fotoğraf okulları öğrencilerine açık bir platform. 100 okuldan 4 fotoğraf öğrencisinin eserleri seçilip burada sergileniyor. Bu yıl İngiltere ve Portekizden 4 öğrenci Paris Photo’da  sergileme hakkı kazanmışlar. Ne mutlu onlara. Ülkemizde de pek çok fotoğraf eğitimi veren fakülte mevcut. Bu fakültelerin öğrencileri de konuyu inceleyebilirler. 

COLECTIVE IDENTITY; J.P.Morgan özel bir banka ve 60 yıllık bir sanat eserleri kolleksiyonuna sahip. Bu kolleksiyondaki önemli fotoğraflarını Paris Photo da 9 yıldır sergiliyor. Bu yıl ikon portrelerini bir araya getirmiş. Fuar’da en beğendikleri eserleri işaretleme fırsatı da kendilerine tanınmış. Geçen yılın seçici kişisi ünlü modacı Karl Lagerfeld’di.

NEXT IMAGE ÖDÜLÜ; bu ödül Huawei tarafından 3 yıldır veriliyor. Huawei telefon kameralarıyla çekilmiş fotoğraflar katılıyor. Bu yıl 150 ülkeden 520 bin den fazla fotoğraf gelmiş. İtalyadan Freederici Stefano “Come to Me” adlı fotoğrafı ile birinciliği kazanmış. 520 bin kişi kişi içinden birinci olmak nasıl bir duygudur kimbilir? 

SERIOUSLY CONVIVIAL; bu etkinlik dünyanın en büyük alkol şirketlerinden Pernod Ricard şirketi tarafından organize edilmiş. Ödül Stephane Lavoué’nin muhteşem portrelerine gitmiş. RUINART ÖDÜLÜ; bu yıl ödülü 1988 Fransa doğumlu Rio de Janeiro da yaşayan Elsa Leydier’e verilmiş. Elsa Ruinard bağlarındaki hasat sırasında çektiği fotoğraflarla doğa ve bağ çalışanları arasındaki ilişkiyi vurgulayan fotoğraflarıyla ödüle layık görülmüş. CARBON CASUALTIES The New York Times’ın sponsorluğundaki bu etkinlikte Pulitzer ödüllü Josh Haner’in 4 yıl boyunca dünyayı dolaşarak çektiği, süratli ilkim değişikliklerini belgeleyen fotoğraflar sergileniyor. SOHBET PLATFORMU;  Les platforme-Conversation olarak da  bilinen bu ortamda fotoğrafa dair sohbetler yapılıyor. Bu sohbetler değişik sektörlerden fotoğrafala ilgili  sanatçı, düşünür, kreatör, avangard eğilimli kişiler arasında geçiyor. 4 gün boyunca devam eden bu konuşmaların çok ilginç noktalara geldiği kesin.

PARIS PHOTO APERTURE VAKFI KİTAP ÖDÜLÜ fuar sırasında ön seçimi kazanmış 35 kitap sergilenecek ve birinci olan kitaba 10.000 $ ödül verilecek.

Araya Paris Photo’da öne çıkan bir motto ile girelim. Diane Arbus şöyle demiş; Bir fotoğraf bir sırrın sırrıdır. Size ne kadar çok şey söylüyorsa onun hakkında o kadar az şey biliyorsunuz demektir. Ne kadar güzel söylemiş değil mi?

Böylesine görkemli fuarları bir rehberle gezmek oldukça yararlı oluyor. İki yıl önce de yaptığım gibi internetten ücretsiz kayıt olduğum rehberli ziyaretin ilkini Paula Petit adlı fotoğraf sanatçısıyla yaptım. Bir saat boyunca bizi kendi beğendiği ve bize katkısı olacağına inandığı fotoğrafların önüne götürdü. Önce tarihi fotoğrafları göz attık sonra çağdaş olanlara. Fotoğraf tarihinin ilk eserlerinin daha çok amerikan galerinin elinde olduğu anlaşılıyor. Fiyatları da oldukça dolgun. Notre Dame katedralinin yangını hala gündemde olması nedeniyle önce bu konuya bir köşe ayırmış New York dan Hans Kraus  galerisini gezdik. Charles Negre’in 1853 yılında çektiği bir çok fotoğrafı görme şansımız oldu. Bu galeride yine tarihi fotoğrafları olan Julia Margaret Cameron, Gustave Le Gray, Henri le Secq, Fox Talbot’nun eserleriniizledik. Ayrıca atların koşarken dört ayağının birden aynı anda  yerden ayrıldığını kanıtlayan Eadweard Muybridge’in sinema fikrinin önünü açan araştırmalarını inceledik.

Rehberimiz bizi daha sonra yıldızları yeni parlayan fotoğrafçıların bulunduğu galerilere götürdü. 

Yusuf Sevinçli’nin de bağlı olduğu galeride (Les filles du Calvaire) Noemie Goudal’in “Sökülmeler” adlı serisini gördük.

Seyahatlerinden ilham alan, fotoğrafçı ve enstalasyon sanatçısı Noemie Goudal, gerçeküstü fantaziyle modern yaşam arasında boşluk bırakan görüntüler yaratıyor. Terkedilmiş yapılarda, ve harap olmuş ahırlar gibi büyük boyutlu tesisler yaratıyor ve daha sonra bunları gerçek boyutlu baskılara büyütmeden önce fotoğraflıyor. Geleneksel kromojenik Lambda baskıyı kullanarak, bir zamanlar sade, kompozisyonlara nostaljik bir element ekliyor. 

Galerinin diğer bir sanatçısı ise Todd Hido. Ortaya çıktığından bu yana fotoğrafçılık, sözde nesnellik ve öznel yanlılık arasındaki bir ikilem ile boğuşuyor. Todd Hido’nun çalışmaları, bir belgesel yaklaşım ve atmosferin “estetiği” ile günlük yaşamın garipliği arasında yer alıyor.

Moustapha Azeroual fas kökenli fransız bir sanatçı. Çağdaş fotoğrafçılar arasında yerini almış bir fotoğrafçı. Günün dğişik saatlerinde yakaladığı ışıkları tek bir kare üzerine toplamış. Bulunduğunuz yere göre farklı bir ışık alıyorsunuz. Echo serisi adını verdiği tek örnek eseri buraya aldık  

Başka ilginç bir fotoğraf sanatçısı Benjamin Deroche.“Aydınlanma” adını verdiği serisinin hikayesi şöyle; kaşif, ruhani, Budist, anarşist Alexandra David-Néel adlı Belçikalı-Fransız kadın yazar 1924 yılında yabancılara yasak olan Tibete yaptığı seyahat ile ünlü “Yolda” nın yazarı Jack Kerouac’ı bile etkilemiş. Benjamin Deroche fuarda, Alexandra David Neel’in orijinal fotoğraflarından yola çıkarak ürettiği yer yer altın varak kaplı tek örnek eserlerini sergiliyor.

Fotoğrafta altın varak uygulaması fuarda bizi başka bir fotoğraf sanatçısının yanına götürüyor. Fas kökenli Carolle Benitah, öyle güzel bir hikayeye imza atıyor ki 1000 adet bastırdığı kitabından bir tane edinme arzusu içimizi kaplıyor. Rehberimizin anlattığına göre Carolle Benitah 17 yaşında fransaya gelmiş ve aile bireylerini pek iyi hatırlamıyor ve bit pazarları ve sahaflardan topladığı  fotoğraflardaki kişilerin kimliklerini yok etmek için altınla kaplayarak “işte benim ailem” tablosunu yaratmış. İlginç çok ilginç. Başka kaybolmuş fotoğraflara yeni kimlik yüklemek ayrı bir yaklaşım.  

Arada tarihi fotoğraflarla güncel fotoğraflar arasındaki fotoğrafların önünde durup onların yorumlarını da dinledik. Yıllarca ailesinin ve çocuklarının fotoğraflarını çeken Sally Mann’ın bugün geldiği yeri değerlendirdik. Kırk yıldan uzun bir süredir, Sally Mann varlığın temel temalarını inceleyen unutulmaz fotoğraflar üretiyor: hafıza, arzu, ölüm, aile bağları, doğanın kayıtsızlığı konuları arasında başta geliyor. Büyük format kamerayla çalışan ve baskılarında bilinçli hatalara yer veren bu önemli fotoğrafçının orijinallerini görmek de bizim için heyecan verici oldu. 

Burada çok dikkatimizi çeken ve fotoğrafçılık açısından önemli olduğunu düşündüğümüz Perulu fotoğraf sanatçısı Roberto Huarcaya’nın işini anlatmadan geçemeyeceğiz.

Dünyanın en büyük doğal parkı Bahuaja Sonene’nin balta girmemiş ormanlarında fotoğraf makinesiz sadece dev fotoğraf kağıdı rulosu ile giren ve ay ışığı veya kafa lambasındaki ışıkla pozlama yapan bu sanatçı fotoğraf banyosunu da o anda yapıyor. Upuzun açılıp giden fotoğraf kağıdı şeridinde de ormanın yaprakları ağaçların gövdeleri şekilleniyor. Fazla ışık gören yerler ise kararıyor. Elimizdeki uzun banyo edilmiş fotoğraf kağıdı Amazon ormanlarının hafızası olarak tarihe geçiyor. Perulu sanatçı  Roberto Huarcaya ve onu Paris Photo’ya taşıyan Buenos Aires’ten Galeri Rolf Art’ı kutlamadan geçemiyoruz.

Eski fotoğrafların yeni uygulamaları da benzeri heyecanlar yaşamamıza neden oldu. Fotoğraf hepimizin bildiği gibi ışıkla yazmak anlamına geliyor. Işıkla yazmak için bir fotoğraf makinesine bir lense ihtiyaç var mı soruna Paris Photo da bir çok defa doğrudan cevap bulduk. Hayır fotoğraf çekmek için fotoğraf makinesine hatta negatife bile ihtiyaç yok. Hassas bir yüzey yeterli. Tarihi fotoğraf tekniği Cyanotype bir kağıdın üzerine kimya sürüp ışığa maruz bırakma işlemine dayanıyor. Sanatçı Meghann Riepenhoff yıllardır Anna Atkins’in uyguladığı bu tekniğe yeni bir soluk aldırıyor.

Mürekkepli maviler, köpüklü beyazlar ve ara sıra kumla kaplı altın lekeleri Meghann Riepenhoff’un muhteşem kamerasız siyanotiplerinde geniş bir renk yelpazesini oluşturuyor. Sanatçının eserlerinde doğanın gizeminin ve gücünün etkisini hissediyoruz. Riepenhoff’un doğayı ve dokusunu tesadüfe açık bırakıyor. Çalışma alanı ise okyanus kenarlarındaki plajlar.

Yine araya Paris Photo’da her yerede önümüze çıkan önemli bir sözle girip sonra devam edelim. Fotoğraf çekmek; insanın aklını, gözünü ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir; Henri Cartier Bresson.

Paris Photo’yu bir de sanat tarihçisi ile gezdik. Onun tercihleri farklı oldu. Önce fuarın resmi kapak fotoğrafının sahibi Zanele Muholi’yi ve fotoğrafını konuştuk. Zanele Muholi Günay Afrikalı bir sanatçı ve aktivist. Muholi’nin çalışması siyah, lezbiyen, gey, ve transseksüel bireylerle ilgili ve ırk, cinsiyet ve cinsellik üzerine odaklanıyor.

Fox Talbot’nun cyanotype yosun ve bitkilerini izleyip fotoğrafın ilk başlarda bilimsel araştırma ile teknik denemeler arasında nasıl gidip geldiğini de konuştuk. Yol üstünde Antione d’Agatha imza saatine denk geldik. d’Agatha Fransada çok sevilen bir fotoğrafçıdır. Karanlık atmosferlerin, karanlık hikayelerin karanlık ve bulanık fotoğraflarını çıkartır.

Ardından ülkemize 2017 den beri birçok kez gelen ve Efes, Pamukkale ve Sagalassos gibi  antik kentlerini fotoğraflayan Axel Hütte’nin dev fotoğraflarını izledik. Işık ve mekanın, Axel Hütte’nin sanatsal konseptinin temel parametreleri olduğu fark ediliyor. Kartpostal fotoğraflardan çok uzaklardayız. Axel Hütte Becher’lerin ve Gursky’nin de bağlı olduğu Düsseldorf ekolünden. İnsansız ve teknik özellikleri çok yüksek fotoğraflar çekiyorlar. 

Oradan yine başka bir çağdaş Alman fotoğrafçıya geçtik. Kendisi mimar olan Barbara Probst üç boyutlu fotoğraflar oluşturmaya çalışıyor. Üç farklı düzlemden üç kamerayla çektiği fotoğraflarda sadece üç eleman var ve birbirine benzeyen triptikler oluşturuyor. Biz de başka bir alman fotoğrafçının standını ziyaret ederek alman fotoğrafçıları üçledik. Christiane Feser fotoğraf obje oluşturuyor. Önce maket oluşturuyor ışık gölge oyunlarıyla bu mahetin fotoğrafını çekip büyük boyutta özel kağıda basıyor ve bu baskıyı keserek üç boyulu fotoğraf obje elde ediyor. Bakması insana keyif veriyor.  

Sanat tarihcisi rehberimiz en son bizi yukarıda CURİOSA; Kaçış NOKTASI olarak tanıttığımız bölüme götürüp 2 arjantin işi gösterdi. 

Birincisi sinemanın ilk Arjantinde kullanıldığını iddia eden ve projeksiyon makinesinin ısısıyla tutuşup yanan filmlerden kalan artıkların fotoğrafları ile tarihin yok edildiğini gösteren fotoğraf/video enstalasyonu izledik. Ardından her gün tam saat 12 de ışığa ekspoze ettiği cyanotype kağıtları bir takvim şeklinde sunan Marie Clerel’in işleri bizi oldukça etkiledi.    

New York tan Edwynn HOOK fotoğraf tarihinin en önemli isimlerini Paris Photo’ya taşımış. Brassai, Walker Ewans, Dorothea Lange, Dora Maar,Man Ray, Sally Mann, Erwin Olaf, Alfred Stieglitz, Edward Weston. Başka kim kaldı diyeceksiniz. Ansel Adams onu da Santa Monica USA dan Peter Fetterman galeri getirmiş. 

Şimdi gelelim benim fuarda en sevdiğim fotoğrafçılara. August Sander’i ve dokümanter fotoğrafçılığı çok severim. Fuarda Sanderin eserlerinin orijinalleri izlemek beni kendimden geçirdi.

Son yıllarda Japon fotoğrafçılarının yükselişi belirgin bir şekilde görülüyor. Bu yılki fuarda çok sayıda Japon ve çinli fotoğrafçının işlerini gördük. Nobuyoshi Araki, Daido Moriyama ve Raven kitabı ile kalplere taht kuran Masahisa Fukase de fuarda mevcuttu. Takeshi Shikama’nın Gampi kağıt üzerine platine/palladium baskı 12 parçalık işi “Hafıza Bahçesi” adını taşıyor. Yuki Onodera dev baskılardan dev kolajlar getirmiş.

Tim Walker’ı uzun süredir takip ediyorum ve beğeniyorum. Fuara 2017 yılında yaptığı bir işiyle gelmiş. Kedi yürüşü adlı eseri ile Tim Walker dünyanın en önde gelen fotoğrafçılarından biri, değişik dünyaları imgeleriyle birleştiren enerjik, yaratıcı bir güç. Tim Walker bana göre günümüzün en radikal, heyecan verici ve özgün fotoğrafçılarından. 

Edward Burtynsky Gursky’ye benzettiğim ve büyük boy manzara fotograflarıyla tanıdığımız ve sevdiğimiz bir fotoğrafçı. Kendisini çevreleyen tahrip olmuş bir dünyaya  isyan eden bir çevreci fotoğrafçı. Eserleri dünyanın çeşitli yerlerindeki 50 müzede görülebilir. 

Paris Photo’nun büyükce bir bölümü dünyanın en önemli fotoğraf yayınevlerine ayrılmış. Steidl ve Taschen dışında onlarca yayınevide stadlarda yerlerini almışlar. Fotoğraf kitabı seven ve toplayan kişilerin burada mutluluğu bulmamaları mümkün değil. Onlarca fotoğrafçı da hergün değişik saatlerde kitaplarını imzalıyorlar. Biz gezerken önümüze çıkanlar Martin Parr ve Antoine d’Agathe’dı  

Paris Photo’dan çıkıyoruz ve 3 metro durağı ötede Louvre müzesinin altındaki Fotofever’ı geziyoruz. Daha çok genç fotoğrafçıların yer aldığı, nisbeten daha ucuz eserlerle çağdaş fotoğraf kolleksiyonerliğini destekleyen bu fuarda fotoğrafçıların yarısı kadın fotoğrafçı. Roch Bobois mobilya şirketinin sponsor olup, kolleksiyonerin dairesi olarak düzenlenen alanlarda gözde fotoğraflar sergileniyor. Seçici Yuki Baumgarten bu yılın temaları olan Fransa, Kadın, Doğa, Mimari ve zaman konularına göre fotoğraflar seçerek bu salonları dekore etmiş.

Fotofever da hergün kitap imzalayan fotoğrafçılar, rehberli geziler ve fotoğraf üzerine konuşmalar var. Cecile Schall’in 2011 de kurduğu bu festivali kendisiyle beraber üç kadın yönetiyor. Paris Photo ile ortak hareket ediyorlar.

Fotofever’da 2 sanatçı dikkatimizi çekti. Birincisi arabadaki yeşilli kız fotoğrafını çeken bir çift amerikalı sanatçı, Fromento+Formento olarak adlandırmışlar kendilerini. Diğeri İstanbul’a gelip bir İstanbul kitabı yapan Pariste yaşayan Ludovic Bollo. Bir filmin dekorlarını cyanotype tekniği ile oluşturmuş.  

Bu yılki fotofever’da bir de genç bir türk fotoğraf sanatçısı dikkatimizi çekti. Koleksiyonerin dairesine seçilmesi, çok beğeni alıp satış yapması ile gururlandık. Adı Yener Torun. 1982 yılında Tokat’ta dünyaya gelmiş. Çok ve frapan renkli fotoğraflarında sanatçı katmanları sanki düzleştiriyor. Mimari elemanları bozup yeniden yaparak farklı bir gerçeklik yaratıyor. Kendisini başarısından dolayı kutluyoruz.  

Fotofever’ı da bir rehberle gezme şansımız oldu. Bir fotoğrafın koleksiyoner için cazip olmasının yollarını anlattı. Yaratıcı, özgün, az bulunur olması önemli özellikler. Bir negatifi 30 dan fazla kullanmak fotoğrafın az bulunur olma kuralını yok ediyor. Bu yıl fotofever’a 100 galeri ve 184 fotoğraf sanatçısı katıldı.  4500 tanesi koleksiyoner olmak üzere 13.000 kişi gezdi. Yüzlerce eser 250 ila 6600 euro arasında alıcı buldu.

Söz festivalden açılmışken bu sıralarda sanat yönetmenliğini  ve küratörlügün  bir Türkün yaptigi  Fransa’nın kuzeybatısındaki Bretanya  bölgesinde  Baie de Saint-Brieuc fotoğraf festivalinden bahsedelim. Ferit Düzyol’un sorumluluğunda devam eden fotoğraf festivalinde sergilerin tümü, şehir merkezinde  4 mekanda yapılıyor. Bu yıl 8 incisi yapılan festivale katılan fotoğraf sanatçıları şöyle sıralanıyor. Matt Stuart, Florence Levillain, Lucie Pastureau, Cyril Abad, Camille Gharbi, Sabine Weiss, Vianney Le Caer, Pascal Maitre , Agnès Pataux et Eric Pillot.

Sabine Weiss, Fransa’da hümanist fotoğrafçılığın ana temsilcilerinden Robert Doisneau, Willy Ronis, Edouard Boubat ve Izis’le aynı dönemlerde yaşamış diyebiliriz.
Ferit Düzyol İstanbulda Galatasaray lisesini ardından ODTÜ yü bitirip şehircilik yüksek eğitimi için gittiği Paris’te Sipa Press de çalışmış ve ajansın kurucusu Gökşin Sipahioğlu’nun sağ kolu olmuştur. Fransa fotoğraf dünyası kendisini yakından tanır, çeşitli fotoğraf jürilerinde yer alır. 2018 de ve bu yıl Varenne Vakfinca düzenlenen fotograf yarışması jürisinin de baskanligini yapmıştır. Çeşitli festivallerde sergi küratörlüğünü yaptığı gibi 2017 den beri Albert Kahn Müzesi çatısı altında düzenlenen AMAK fotograf bulusmalarının sanat danoşmanılığını da  yürütmektedir.

Fransaya fotoğraf görmek için gelen fotoğraf meraklılarına Saint-Brieuc’e kadar bir uzanmalarını ve Sabine Weiss ve diğer fotoğrafçıların birbirinden güzel fotoğraflarını incelemelerini öneririz. 

Yazımızı Paris Photo ve Fotofever festivali ile aynı hafta sonuna bilhassa denk getirilerek fotoğrafçıları biraz masrafa sokma amacı taşıyan Salon de la Photo’dan bahsederek noktalayalım.

Salon de la Photo’nun 2 kanadı var. Birincisi sizi bir fotoğraf makinesi veya printer sahibi yapmaya yönelik, diğeri ise baskı ve fotoğraf teknolojisi hakkındaki tüm yenilikleri bilgilenmek isteyenlere aktarmak. Fotoğraf okulları, fotoğraf dernekleri ve federasyonlar hepsi bu fuarda.

Profesyonel fotoğrafçılar, tutkulu fotoğraf meraklıları 5 gün boyunca dünyanın en büyük markaları, üreticileri, ithalatçıları ve fotoğraf okulları bir araya topluyor.

Aslında Photokina kadar büyük olmasa da Salon de la Photo başlı başına bir yazıyı hakediyor. Onu da gelecek sene yazmaya çalışalım dilekleriyle yazımıza son verelim.

Hepinize güzel ışıklı bol fotoğraflar dileriz.

Sanat ve Cesaret

BBC’nin sanat editörü, Tate Gallery kuruluşları yönetmeni, Shot dergisi kurucusu ve “Pardon Nereye bakmıştınız?” ve “Sanatçı Gibi Düşün” kitaplarının yazarı Will Gompertz’in kitaplarından yola çıkarak hazırladığım sanat ve cesaret üzerine bu derleme sanata girmenin yürek istediğine dair bir yazı olacak..

Herkes sanatçı olabilir mi? Sanatçı olmak için nelere ihtiyacımız var? Yetenek, hırs, tutku, çalışma ve cesaret mi? Hangisi daha önemli? Bu yazıda cesaretin yerine bakmak istiyorum.

Tehlikeye karşı cesaret göstermek ve kahramanlık iki türlü olur; fiziki cesareti biliriz. Boğulmakta olan bir kişiyi kendi hayatını tehlikeye atarak kurtaran kişi cesurdur. Başka bir  cesaret örneği ise psikolojik cesarettir.  Coco Chanel; “En cesur davranış kendimize ait bir düşünceyi yüksek sesle dile getirmektir” der.

 Sanatçılar küçük düşme pahasına cesaret gösterirler. Üstelik bunu ürettikleri eserin iyi olup olmadığına emin olmadıkları bir anda yaparlar. Henri Matisse “Yaratıcılık cesaret gerektirir” der. Kimse başkalarının önünde aptal durumuna düşmek istemez. Yabancılar karşısında aşağılanmak istemez. Kendimizi küçük düşürmemeye programlanmışızdır. Yaratıcılık konusunda her zaman kendimizden kuşku duyarız. Ürettiklerimizi eleştiri ateşinin önüne atacak kadar cesur hissettiğimizde kuşku bizi frenler. Eserimizi kendimize sakladığımızda kendimizi rahatlamış hissederiz. Tevazu saygın bir niteliktir. Ancak söz konusu yaratıcılık olunca tevazu arkasına saklanılan bir kalkana dönüşüverir. Dünyaya yaratıcı düşüncelerimizi salıvermek, kendimizi kibirli gibi hissetmemizi neden olur ve cesaret ister. “Ben kendimi kim sanıyorum ki?” dersiniz. “Ben deha mıyım?”ki böyle zırt diye ortaya çıkıyorum diye de düşünürsünüz. “Benden daha iyileri var bana ne oluyor?” dersiniz. Tevazu veya kendini ortaya atmaktan korkma yaratıcılığın el frenidir.

Fikirlerimizi ve özgürlüklerimizi dünya ile paylaşmak isteriz ama buna cesaret edemeyiz Aristo bu noktada şöyle der “Cesaret olmadan bu dünyada hiçbir şey yapamazsınız.” Aristo bunu söylediğinde böyle yaratıcı bir davranışı kastetmiş olabilir. Doğrusu yaratmak için inanmaya ihtiyacımız vardır. Sadece kendimize değil karşımızdakilere de inanmalıyız. Sizi adaletle değerlendirebileceğine konusunda dünyaya inanç beslemesiniz. Evet eleştirilerle karşılaşacaksınız. Evet canınız açılacak. Bazen çok acıyacak. Onaylamayanların sesi hep birlikte gür çıkar. Bir çok önemli sanatçı başlangıçta defalarca sanat çevrelerince reddedilmişler ama vazgeçmeyip mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Buna en önemli örnekten beri Mikelangelo’dur. Papaya lahit inşa etmeyi beklerken hiç sevmediği bir işe razı olmak zorunda kalmıştır. J.K. Rowling defalarca reddedilmiş ve sonunda edebiyattan milyarder olan tek kadın edebiyatçı olarak tarihe geçmiştir. Daha bir çok örnekler verilebilir. Şöhret olmuş her cesur sanatçının yanında genelde bir hamisi vardır. Bunu da unutmamak gerekir. Yenilikleri araştırmak isteyen her sanatçı cüret etmelidir. Oysa toplum uyumlu olmamız için bize baskı yapar. Toplumun bireyleri kabullenilmiş sistemlere ayak uydurduğunda toplum doğru düzgün işler. Yoksa kaos oluşur. Oysa statüko da sabit değildir.  Üzerinde yaşadığımız gezegende statüko ve kurallar da sürekli değişiyor. Toplumlar evrim geçiriyorlar. Farkındalığı yüksek olanlar veya beyinlerindeki nöronları uygun şekilde şekillendirilmiş olanlar bu farklılaşmalar sırasında fırsatları seziyorlar ve uygun bir şekilde değerlendiriyorlar. Bilim insanları, girişmişler ve  sanatçılar değişime ayak uydurup bundan yararlanmada  başı çekiyorlar. Bu üç grup da hayal güçlerinden yararlanıyorlar. Yönetici güçlerinden destek alıyorlar ve fikirlerini gerçekleştirme yolunda zorluklara göğüs geriyorlar. 

Konu yeni kavramlar olunca toplum son derece temkinli davranır ve ilk başlarda  yenilikleri yok sayma eğilimi gösterir. Aslında sanatçılar doğmalara, muhafazakar tutumlarla savaşmak zorunda değildirler. Sanatçı sanat tüccarlarının satabilecekleri bilinen işlerden ürettikleri sürece sorun yoktur. Sanatçılar koleksiyonerlerin takdir ettiği eserler yarattıkları ve kurumların anladığı eserlerden yaptıkları zaman ticari pazarda yer bulurlar. Yasaları çiğnemek, tüm bu güçlü sanat çevrelerine karşı dik durmak müthiş bir cesaret gerektirir. Ancak gözü kara bir sanatçı böylesine ciddi bir çatışmayı göze alabilir. Ama her zaman bir hamiye, bir yardıma ihtiyaç vardır. Statükoyu ortadan kaldırmak için iki kişiye ihtiyaç olduğu düşünülürdü; bir sanatçı ve onun hamisi. Bununla birlikte bir sanatçının yeni bir fikri bir hamiden destek almadan kamuoyuna duyurmasının başka bir yolu daha vardır ki o da sistemden tamamen çekilmektir. Bu davranış biçimi epey cesaret gerektirir. Bansky bunu göstermiştir. Önceleri muziplik sayılan eserleri bugün müzayedelerde 1 milyon dolarlara alıcı buluyor. Yaratıcılığın baskı altına alınması Platon ve Devlet’le başlar. Toplum, kamuoyu ve onun resmi temsilcileri genellikle sanatçıya güvenmek istemez. Bunun yerine bilinmeyen, kavranmakta  güçlük çekilen ve tehlike potansiyeli taşıyan yenilik tarafından toplum kendisini tehdit edilmiş hisseder. Çağlar boyunca yazarlar, yönetmenler, şairler, besteciler ve sanatçılar kendilerini sanatları ile ifade etmekten fazlasını yapmamış olmalarına karşın zulme, hapse ve işkenceye maruz kalmışlardır ve bugün de aynı durum devam etmektedir. Dünyanın bütün ülkelerinde sansür vardır, kamuoyu sanatın ciddi bir mesele olmadığına inanır. Sanat eğlendirmek ve hoşça vakit vakit geçirmek için tasarlanmış bir yan gösteridir. Ama işin aslı öyle değildir. Ai Wei hapis tutulduğu evinden bir imparatorluğa kafa tutuyor aynı şekilde rus aktivist müzik grubu Pussy Riot daha protest eylemlerine sanatları ile devam ediyor. Yaratıcılık etkili bir araçtır. Bu nedele sanat Platon’dan Putin’e tüm otorite figürlerini korkutur. Yaratıcılık kendimizi ifade edişimizdir. Demokrasiye sesini, uygarlığa biçimini verir. Fikirler için bir platform ve değişim aracıdır. Yaratıcılığa saygı ile yaklaşılmalıdır. Sonuç olarak bizi insan yapan şey hayal gücümüzdür. Van Gogh’un sorusu ile bitirelim; “Herhangi bir şeye girişecek cesaretimiz olmasaydı hayat neye benzerdi?”.

Yol günışığından bir roket… Eskiden çok eskiden..

–       Günaydın! G20 ye mi geldin?

Ha! Ah!, uf!, zorla gözlerimi açıyorum, omzum ağrıyor. Uzun kuyruklu, alacalı kahverengi tonlarda, uzun tüylü, sevimli bir sincap gözlerimin içine bakıyor

    – Hoş geldin, adım Lucy. Bana adımla hitap edebilirsin.

Şaşkınım…

–         Günaydın Lucy, ben neredeyim?

–         Tam Central Park’ın ortasındasın. Biz sincaplar buraya takılırız. Paraşütünü açamamışsın… Yoksa böyle düşmezdin. Ama en güzel yere düştün. Hadi gel buradan çıkalım. Kapının önündeki Sinderella’nın arabasıyla gezdireyim seni.

Central Park’ın 5 Avenue ye açılan kapısından çıkıyoruz. Sinderella’nın arabasını atlar çekiyor. Kulaklarının üzerinde rengârenk tüyler, uzun püsküllerle süslenmiş atlar ve atlı arabalar…

Bir tanesine atlıyoruz.      Plaza Hotel’in Türk bayraklarıyla süslü kapısının önünden geçip Parkın etrafında turalıyoruz. Lucy bana sokuluyor.

–         Buraları çok severim en çok meşe palamudu burada!

–         En güzel meşe palamudu burada, en güzel yemekler nerede?

–         Le Bernardin, Per Se, Porter House, Gramercy Tavern, Babbo, Nobu daha bir sürü var. Sen paradan haber ver. Ha sahiden, paran var mı?

–         Sen merak etme hallederiz….

–          O zaman gel SoHo ya gidelim….

Beni Metro ya indiriyor. İtalyan mahallesinden yeryüzüne çıkıyoruz. Güneş gözümü alıyor. Duvarlar grafitti dolu, gökyüzü masmavi. Gökyüzünde bir helikopter görüyorum. Lucy kuyruğunu oynatıyor pilotun yanındayız, Lucy bir omzumda bir kucağımda… Birbirimizi çok sevdik.  Pilot – ne güzel bir çift oluşturmuşsunuz diye iltifatta kusur etmiyor.

–         Tanışalı 2 saat oldu diyorum. En güzel fotoğrafı nerede yakalarım.

Aşağıyı gösteriyor…

–         Manhattan köprüsüne git oradan Brooklyn Köprüsünü çek, köprü en güzel oradan görünür.  Hudson nehrinin üzerindeyiz. Burada göç kapısı Ellis adasını, Özgürlük Anıtını tanıyorum.

–         Kim tanımaz ki onları diyor, Lucy

–         Amerika özgür mü? Diye soruyorum.

–         Bu kadar göç olmasaydı olurdu diyor.

–         Anlaşıldı sen Yahudi komşuya da tahammül edemezsin.

–         Bizim buraların yarısı Yahudi, biz onları severiz onlar da bizi idare eder, diyor.

Arka sırada Renkkörleri Adası, Karısını Şapka Sanan Adam romanlarının yazarı Oliver Sacks’la selamlaşıyoruz.”Müzik ve beyin”  konulu konferans vermeye gelmiş buraya. 

–         Konferansa gelmezsen darılırım diyor.

–         Bakarız diyorum. Lucy ile biraz işimiz var da…

Helikopterden atlıyoruz. Brodway’e iniyoruz. Hair müzikalinin son biletlerini alıp içeriye dalıyoruz. Good Morning Starshine ve Aquarius şarkılarının 1979 yılı Milos Forman filmi aklımda. Lucy gözlerini kapıyor. Erotik sahnelerden rahatsız oluyor, sahnede ot içiyorlar. Çıkıyoruz.  

Akşam yemeğinde Lucy Le Bernardin’e yerimizi ayırtmış bile. Teşekkür ediyorum. Kulak kepçemin köşesinden bir fırt dişliyor. Bana da marine Japon salatalık eşliğinde Kampachi tartar ısmarlıyor. Çok beğeniyorum uzun kuyruğunu okşuyorum. Gurme menüyü keyifle bitiriyoruz. Şarapları onlar seçmişler.  Tatlar damakta kalıcı olarak yerlerini buluyor. Mutluyuz.

–         Dur daha bitmedi Blue Note’a “cafe cognac” içmeye gideceğiz. Manhattan Transfer’i dinleyeceğiz.

Manhattan Transfer Chris Rea ya adadığı albümün tanıtımını yapıyor. . Louis Armstrong veya Nat King Cole’u dinlemeyi tercih ederdik. Buraya en çok onlar mı yakışırlar? Daha niceleri var; Duke Ellington, Billy Joel, Simon ve Garfunkel, Norah Jones, Jennifer Lopez, Mariah Carey, Barbara Streisand, Sammy Davis Jr. İlk aklıma gelenler….

Sabah kafama bir meşe palamudu fırlatarak uyandırıyor. Gezecek daha çok yer var, diyor.

Sabah sabah bir sergiye götürüyor. 

–         Sincap olmak daha iyi, bak sizinkiler Çin’deki mahkûmlara neler yapmışlar. Paris’te protestolar nedeniyle kaldırılan sergide ilginç görüntülerle karşılaşıyorum. Herkesin yüreğinin kaldıramayacağı görüntüler. Damarları bırakıp tüm diğer dokuları yok etmişler bir kadavrada. Havada dünyanın etrafına iki defa dolanacak uzunluktaki kırmızı damarları  görünüyor eski canlının ama vücut yok ortada. İlginç sanat eseri olarak kabul edilebilir. 

–         Kalp dışında burada her şey var diyor, Lucy. 

South Street Seaport tan Pier  17 yi gezerek yukarı doğru yürüyoruz. Oradan yönümüzü İtalyan mahallesindeki festivale çeviriyoruz. Bir ölümlünün görebileceği en büyük etin nasıl piştiğine şahit oluyorum. 

–         Lucy, iştahım kaçıyor. 

Lucy ile Türkçe anlaşıyoruz. Bizim Türkçe konuştuğumuzu gören bir kaç Türk yanaşıp Lucy den yanak alıyorlar. Her taraf insan kaynıyor. İsveçliler, Hintliler, çekik gözlüler, obezler, sarı benizliler, Aids’liler, gayler, zenciler….. 

–         Lucy, kurtar beni….

Lucy beni deniz taksiye atıp Brooklyn’e çıkarıyor. Nat King Cole’un evine götürüyor. Bu güzel şehre ait şarkıları dinliyoruz baş başa….

Belki neler dinlediğimizi merak edersiniz diye şuraya yazıyorum.

 Neil Diamond’dan” I Am, I Said“, ”  Jennifer Lopez’den “Jenny From The Block” , Stevie Wonder’dan “Living for the City” ,  Ricky Martin’den “Livin’ La Vida Loca”,  Suzanne Vega’dan “Ludlow Street” ,  Paul Simon’dan “Me and Julio Down by the Schoolyard” , The Rolling Stones’dan  “Miss You” ,  Bee Gees’den  “Nights on Broadway” , Marianne Faithfull’dan “Penthouse Serenade” , Lou Reed’den “Perfect Day” , Bob Dylan’dan “Positively 4th Street” , Kenny G’den” Tribeca” ….. 

Paramız azalınca Lucy beni Wall Street’in soğuk gökdelenleri arasında bir ATM ye götürüyor. İçinde dünyanın parası var görüyorum. Azıcık alıyorum. Aslında şehir para dolu… Lucy gökyüzünden paralar yağdırıyor. Kendimi “Lucy Harikalar Diyarında” hissediyorum. Lucy beni çok güzel gezdiriyor. Luna parktan çıkarıp kitapçılara sokuyor.. Barnes &Nobles’den çıkıp Borders a giriyoruz. Ben kitap alıyorum. 

Paul Auster’in “Moon Palace”, J. D. Salinger’in “The Catcher in the Rye”, Tom Robbins’in “Skinny Legs and All”romanlarını seçiyorum. Yolda okurum.

Oku oku adam olursun!!!! Lucy benimle dalga geçiyor. Geçen hafta SoHo dan ve Beşinci caddeden çıkaramadığı Füsun hanıma şehri gezdirememiş. So Ho dünyanın moda merkeziymiş.

Lucy beni sinemaya götürüyor. Dünyanın sorunlarına karşı hassas kılmak itiyormuş. “Fuel” filminde bu büyük ülkenin dünyanın  petrolünün % 2 sine sahipken % 30 unu harcadığını öğreniyorum ama şaşırmıyorum. Sinema çıkışında fıstık dağıtıyorlar. Bu yüzden beni bu filme getirdiğini anlamakta güçlük çekmiyorum. Gala’nın kalabalık görünmesine katkım oluyor. Ben fıstığa itiraz ediyorum.

–         Ben Buffalo Wings ve Bloody Mary isterim

–         Tamam, sana bir “spesiyal” yaptırıyorum…

–         Lucy, yoruldum dönelim!

–         Olmaz , “Babbo”’ da yer ayırttım diyor, Lucy. 

Hatırlıyorum Meral Demirel de  bu restoranı önermişti. Daha sonra evinde DVD seyredecekmişiz. Sağlam filmleri varmış Lucy’nin. Washington parkının köşesinde Babbo’da  makarna ve şarap ziyafeti çekiyor rehberim bana… Aklıma Gilbert Becaud ve onun sevgili rehberi Nathalie geliyor. Ben de Lucy ye bir şarkı yakabilir miyim acaba?

Lucy’ye şarkı sözü yazamasam da İstanbul’a gelirse Çiya’da kebap yemeğe götüreceğime dair söz veriyorum. Ayrılacağız diye hüzünleniyoruz.

Ona film seyretmeye gidiyoruz.

Evinin duvarlarında komşularının fotoğrafları asılı.. Kimler yok ki. Woody Allen’i, John Travolta’yı, Susan Saradon’u,  Jack Nickholson’u  ve daha birçok tanınmış simayı seçiyorum.

 Önüme bir sürü film DVD si atıyor: “Marathon Man”  “Hello, Dolly”, “West side Story”, “Midnight Cowboy”,” French Connection”, “The Godfather”, “Akbabanın üç günü”, “King Kong”, “Taxi driver, Saturday Night Fever”, “Manhattan”, “Sophie’nin Seçimi”, “Bir zamanlar Amerika”,  “Radio days”, “Wall Street”, “Ghost”,  “Kadın Kokusu”.

–         Seç bir tanesini seyredelim…. Bu filmler bizim mahallede çekildi.

Bir film seçiyorum ve  kendi mahalleme, mahallime dönüyorum………

Fikret Mualla; bir Ressam….

Çizmeye başlayınca Paris’te Pigalle’i

Pigalle’deki gezen kadınları

Kadınların ellerinden tutan çocukları

Çocukların ellerindeki balonları….

Rengarenk ah ne renk….. 

Saygı sana Mualla Fikret…

Fenerbahçe’nin ilk sol açığı Hikmet Topuzer’in yeğeni Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemeye çalışan Duyunu Umumiye’nin ikinci müdürü Mehmet Ekrem Mualla’nın oğlu Modalı Mustafa Fikret Mualla. Babası daha sonra Saygı soyadını alır. Saint Joseph ve Galatasaray Liseli. Dayısı gibi futbolcu olmak isterken sağ ayak bileği 12 yaşında kırılınca ilk travmasını alır.. Ayağı bir yıl alçıda kalır, sonrasında da elinde yürümesine engel olmayan bir ayak kalır ve yaşam boyu aksak yürür. Bir keresinde  şöyle der:  “Bir Alman kadın sevmiştim… Akıllısın, zekisin ama çirkinsin hem de topal” diyerek reddetti beni… Ben de kendimi içkiye verdim.” Kadınlarla arasının iyi olmamasını  sadece bu aksaklığına bağlamak yetersiz kalır diye düşünüyorum.. Mutlak başka nedenleri de vardır.

Annesi kız olmasını arzu etmiş ve onu hep kız gibi süsleyip giydirmiş ve aşırı derecede üstüne düşmüştür. Ne yazık ki bu kadar kuvvetli duygu bağı ile bağlı olduğu annesini 15 yaşında iken eve kendi taşıdığı İspanyol gribi hastalığından kaybedince ikinci darbeyi yer.  Fikret Mualla’ya göre ”annesinin kırkı çıkmadan” babası kendisinden sadece 4 yaş büyük bir akraba kızı ile evlenir. Sakatlığının üzerine anne kaybından sonra eve üvey anne gelmesi dertlerinin üstüne tüy diker. Sinirli ve isyankardır. Üvey anneyi döver, babaya el kaldırır. 

Babası evladına faydalı olsun ve evden uzaklaşsın diye genç yaşında mühendislik eğitimine İsviçre’ye gönderir ama Fikret Mualla mühendis olmak istememektedir. Özgür ruhu nedeniyle mühendislik yerine Almanya Münih Güzel Sanatlar Fakültesini bitirir ve ressam olarak 1928 de Türkiye’ye döner. Ayvalık’taki resim hocalığını ”Elektrik olmayan yere resim hocası gerekmez” diye terk eder. Galatasaray’daki resim hocalığı da uzun sürmez. Beyoğlu’nda devamlı olay çıkarır. Birkaç karakol macerasının ardından polis korkusu içini sarar. Sevmediği, beğenmediği insanlara ”leblebici”demeye başlar. Ruh sağlığı iyice bozulmaya başlamıştı. Teknik olarak sevmediği bir Atatürk fotoğrafına laf etti diye Bakırköy Akıl ve Ruh hastalıkları hastanesine kapatılması genç ressamı derinden yaralar. Aslında hapishane ve hastane arasında tercih yapılmış kendisine hastane uygun görülmüştür. Zamanın ünlü doktoru Mazhar Osmanın kontrolünde, ve ünlü şairi Neyzen Tevfik’in komşuluğunda hastanede misafir edilmiştir. Ama yine de bu misafirlik uzunca sürmüş ve paranoyalarını derinleştirmiştir. Hastaneden çıkar çıkmaz dostu Fikret Adil’e teslim edilir. Orada da barınamaz, birkaç iş tutar, daha çok çıngar çıkarır. İzmir fuarına yapacağı işi son güne bırakır, Suadiye plajında yediği havyarı  paltosuyla öder. Yaşamı boyunca sınırlarda dolaşır durur.

1938  de babasını kaybedip ve mirasa kavuşunca biraz rahatlamış ve Paris’e gitmeyi aklına koymuştu. 1939 da 2.Dünya Savaşı öncesi Paris’e göçtü. Gidiş o gidiş 1967 de öldü. Kemikleri arzusu üzerine 1974 de Fransa’dan alınıp Karacaahmet mezarlığına getirip defnedildi.

Fikret Mualla yaşamı sırasına mutluluğu ve hak ettiği yeri bulamamışlar sınıfından bir ressam. Van Gogh gibi, Utrillo gibi, Modigliani gibi ama Picasso gibi değil. Eserleri gizemli ama tam. Renkler ve kompozisyonlar mükemmel. Çağdaşlarından etkilenmemiş bir ressam. Diğer birçok ressamdan etkilendiği tek yön şarapla ilişki, kuvvetli bir ilişki içinde. Bu kuvvetli ilişkinin temelinde muhtemelen çocuklukta geçirdiği derin yaralar var. Bir de üzerine pisi pisine Bakırköy Akıl Hastanesine uzun süre kapatılmasını koyarsanız tüm yaşamını korkular içinde geçirip kendisini ucuz şarabın kollarına bırakmasını anlarsınız. 

Çevresiyle daha rahat iletişim kurma aracı olarak da, resmiyle arasında katalizör görevi yaptığı içinde şaraba yakın duruyor Mualla. Kendisiyle birlikte şarap içmiş hala hayatta olan arkadaşlarının söylemesi hiç beyaz içmemiş ünlü ressam. Şarap siparişleri de gerek Montparnasse’daki Rotonde veya  Dome’da olsun gerekse Saint Germain’de La Palette’de olsun sadece “bir kırmızı getir garson”a indirgenmiş. Hiçbir zaman “Bana bir Grave, bir Brouilly veya Mercurey getir” gibi derin beklentileri olmamıştır.

Günün koşullarıyla da uyuşan anarşizme yakın duran bir özgürlük anlayışı var. Paris’teki bohem hayatının temelleri Almanya’ daki eğitimi sırasında atılır. Roma, Yugoslavya ve İsviçreyi gezer. Munch, Nolde, Klee’yi incelediği ve ekspresyonizme yakın durduğu anlaşılmaktadır. Ama bu ekspresyonizm anlayışı Fikret Mualla’nın özgürlüğünden bir şeyler götürmez. Her ne kadar Toulouse Lautrec’e benzetip, kopya çekti diye hakkını yiyenler varsa da bugün artık Fikret Mualla’nın özgür sanatının önünde herkes şapkasını çıkartmaktadır.

Fikret Muallanın Paris’e geldiğinde resim için şöyle dediğini düşünüyorum. ”Artık yalnız değiliz. Sen ve ben dünyanın kendisiyiz. Ve dünya hiçbir zaman olmadığı kadar büyük ve güzel görünüyor. Bunu ressamımıza sıradan bir şarap ve pastis söyletmiş olabilir ama olsun. Kadınlardan kıskandığı için resimle arasına bir kadın bile sokmayan Fikret Mualla resim yapmadan ve şarap içmeden bir gün bile geçirmedi diyebiliriz. Sabah saat 6 da tuvalinin veya küçük resim kağıdının karşısına geçer saat 10 kadar çok süratli çizip boyayarak çalışır sonra gelsin kırmızı… Tabii çoğu Bistro’larda içerdi. Evde içtiği ve polis komuşunu kalaylayacak sarhoş olduğu da olurdu tabii ki. “ Vasat bir ressam hiç olmasa da olur” diyerek devamlı çizdiğini de düşünüyorum kendisinin. Hayatıyla ilgili en geniş çalışmaları Orhan Koloğlu ve Hıfzı Topuz yaptılar. İkiside hacimli birer kitap yayınladılar. Kırmızıyı ne kadar sevdiğini kitaplardan anlıyoruz. Ama ayrıntılar daha az. Bu kadar sevdiği kırmızının Bordeaux’dan gelenini hiç mi sormadı veya Bourgogne’dan? Pastis’te içtiği de olurdu ama kırmızı şaraba bu denli bağlı olmasının  nedeni neydi? Yaşamında iki şeye tutkuyla bağlıydı; resmine ve kırmızıya…

1953 yılının 10 Nisanı ile 14 mayıs tarihleri arasında tuttuğu resimli notlar Parisin ünlü Akıl hastanesi Sainte Anne’ı nasıl da hakettiğinin belgesidir. “Çakallar”‘ın kol gezdiği defterde uçuşan fikirler, küfürler, korku belirtileri, kopuk cümleler birbirini kovalar gider.

Renkleri kendi renkleri, desenleri ve konuları da kendi konularıdır. Bistrolar, kafeler  barlar, oyuncular, çalgıcılar, Pigalle’de gezen bayanlar, balonlu çocuklar, natürmortlar konuları arasındadır. Renkleri parlak ve güçlüdür. O kadar karanlık bir yaşamın içinde insan bu kadar rengi nasıl görür? Bu sorunun cevabı da şarapta yatar.

Resim yapmadan önce içtiği dönemler  var. Yaptıktan sonra içtiği dönemler de Pastis’de sevdiği içkidir ama baş tacı yaptığı her zaman kırmızı şaraptır. Almanya ‘ya gitmeden küçük yaşında İstanbul’da şaraba başladığı anlaşılıyor. Evden çok meyhaneyi mekan tutuyor.

Sonuçta Fikret Mualla’nın iki sevgilisi vardı. Resimle ve şarapla yaşadı. Kadının resmine zarar vereceğine inanmıştı. Bulabildiğinde günde asgari 2-3 şişe şarap tüketti. Parasızlığı nedeniyle hep isimsiz ucuz şarapları içti. İsimli en çok içtiği şarapta yine zamanın en ucuz şarabı Chianti idi. Bu şarap o kadar ucuza üretiliyordu ki şişe parası bile ucuza gelsin diye dünyanın en ince şişesin konuyordu. Kırılmasın diye de hasırla kaplanıyordu. Fikret Mualla’nın resimlerinde sıkça rastladığımız Fiasco denilen şişlerin tek marifetleri ucuz olmalarıydı.

Fikret Mualla Van Gogh ve Toulouse Lautrec’e sadece delilikleriyle benzer. Resminde kimseyi taklit etmedi. Tamamen  kendi kişisel tarzını ortaya koydu. Çok ve uzun mektuplar yazdı gençliğinde. Alman yazar Shiller’le ilgili bir kitap yazdı. Schiller’le çok benzer tarafları vardı, veya o öyle olması için özen gösterdi. Kendisini ona benzetmeye çalıştı. Ona benzedi ama istemeden daha çok benzediği kişi ünlü Fransız empresyonist Maurice Utrillo oldu. Suzanne Saradon oğlunun kimden olduğunu hiç bir zaman söylemedi. Alkolle bağlantısı Fikret Mualla kadar güçlü

Fikret Mualla’nın kendine has sanatı o yıllarda pek anlaşılamamıştır. Önce Bedri Rahmiden dinleyelim:

Fikret’in 1930 ile 1936 arası resimleriyle  Pariste zaman zaman yaptığı resimler orta derecede bir ressam başarısını aşan işlerdir. Bir parça resim kültürü olan kişi bu resimlerden birisini görür görmez dikkat kesilir. Onun öteki resimlerini görmek arzusu duyar. Size şu kadarını büyük bir emniyetle söyleyebilirim ki Fikret Mualla kadar resim yapan ecnebi ressamların hepsi yaptıkları iş sayesinde paşa gibi değilse de bey gibi yaşamaktadırlar. Fikret Mualla onların 1954 te ulaştıkları ustalığa 1936 da ulaşmıştı. Böyle olduğu halde niçin bir türlü rahata kavuşamadı. Niçin bir çok istidatlara layık olduğu değeri veren Paris ondaki değeri bulup çıkaramadı. Kabahat kimde? Bence kabahat alkolün tel tel çözüp bıraktığı sinirlerde. Fikreti gündelik hayata bağlayan  akıl tellerinin kıldan ince kılıçtan keskin bir duruma gelene kadar aşınmasında. Bu aşınmanın göze batan tarafı şu:

  • Ben iyi bir ressamım. Cemiyet benim kıymetimi bilmeli, beni bağrına basmalı. Beni şımartmalı. Benim irili ufaklı taşkınlıklarıma göz yummalı. Ekmek elden su gölden yaşamalıyım. Hiç kimseye hesap vermeye borçlu değilim. Cemiyete canım ne isterse onu veririm. Buna karşılık da canım ne isterse onu alırım. “ düşüncesindeyi Mualla.

1950‘lerde bile Paris’in veremediğini, 1930 larda Türkiye’nin vermesini beklemek tabiiki hayalcilik olur. O günlerde toplumumuz modern sanata açılmada daha emekleme çağındaydı.

Aslında durumun tam da öyle olmadığını Bedri Rahmi’nin dediğine uymadığına 64 te Fikret Mualla için sergi açan zamanın ünlü galeri sahibi Bassano dan da dinleyelim. Fikret Mualla’nın açılışına katılmadığı sergi için yazılan yazıdan izleyelim Türkiyede kıymeti bilinmeyen “Halis” ressamın geldiği yeri… 

12 Kasım -15 Aralık 1964 tarihleri arasında açık kalan serginin tanıtım yazısında Bruno Brassano şöyle demiş:

“Onu on yıl kadar önce Rue de Seine bistrolarından birinde tanıdım. Kısa boyu, geniş yapısı ile bir sirk ayısını andırıyordu. Deniz gibi şeffaf gözleri vardı. Dağınık kır saçları, kalın dili, büyük dudakları, soluk yüzü alkolün tahrip ettiği bir kişi intibasını  uyandırıyordu. Ancak kılık kıyafeti düzgündü, açık renk kadife elbisesi vardı. Yakası açık gömleği bir boğa boynuna benzeyen boynunu ortaya koyuyordu. Küçük meyhane, güzel sanatlar okulunun öğrencileri, ressamlar ve esnaf doluydu. Pek gürültülü idi içerisi. Fakat bizimki, tek başına susuz, saf içki dolu kadehi önünde oturuyordu. Yalnızdı ve daima yalnız kalmayı tercih ederdi. Sözün kısası hiç kimseye önem vermezdi. Kendi kendine konuşan bu tuhaf adam kimdir diye düşünüyordum. İlgilenmek üzere yaklaştım. Kendisi ile konuşmaya başladığım zaman beni tanıdı. Halbuki ben on hiç tanımıyordum. Ona bir yerde nasıl tesadüf ettiğimi hatırlayamadım. Aslında bunun ehemmiyeti yok!

“Bu meyhanede tesadüfen buluşma sonucunda eserleri hakkında bende büyük ilgi uyandı. Güçlü, yarı tatlı, yarı acı, sert, yakıcı merhametsiz, soytarı resimlerine karşın hayranlık duydum. Bu hayretim geçtikten sonra zavallı bana eski afişler ve ilanlar arkasına yapılmış yağlı boya rulolarını gösterdi. Gözlerim kamaştı. Bana öyle geliyordu ki bu ilan kağıtlarına yapılan resimlerden, bir gece volkanın alevi gibi gözleri kamaştıran renkler fışkırıyordu. O günden itibaren bu adamın resimlerine daha da hayran oldum. Kendisine gaipten ilhamlar ve sesler gelen bu adam, daima hayal görüyordu. Deliydi ama ben bu delinin eserlerini sevmiştim. Aslında bu adamlar normal çizgini dışına çıktıkları için biz onlara deli diyoruz. ….

Bugün onun eserlerinden derlediğim parçalarla bir sergi açmış bulunuyorum. Adına “Paris’in Aşağı Tabaka Ressamı Mualla” deyişimin sebepleri vardır. Toulouse – Lautrec gibi Mualla bizi merkezinden fırlamış, yolundan sapmış kusurlu Paris’in aşağılık taraflarında gezdiriyor. Bize adi şehri tanıtıyor. Bu umumhane resimlerine , meyhane alemlerinin iç yüzünün tasvirlerine bakın.! Bunların hepsi gerçek, gülünç, trajik, facia sahnelerinden örneklerdir. İşte bu sebeple bizimki Toulouse – Lautrec’e benzemektedir.Yalnız zamanımız başka olduğu gibi, Mualla’nın kullandığı vasıtalarda başkadır. Bunlar insan ruhunu heyecanlandırmakta ve seyredenleri uzun müddet düşündürmektedir.Bunun içindir ki kendi kıymetini bilmeyen ve eserlerinin herhalde kendisinden sonra yaşayacağını sezmeyen bu sanatkara ben, biraz melankolik gözüyle bakıyorum.”

Fikret Mualla Bassano’ya bir cevap mektubu yazar. Kendisinini de bu anlamlı yazıya verdiği cevap da tabii ki ressamca ve Fikret Muallaca olmuştur…

“Sevimli mektuplarınızı ve basında  hakkımda  çıkan eleştirilerin kupürlerini aldım. Bunları okuduktan sonra bu mektubuma ekli olarak iade ediyorum. Beni “Sarhoş – Deli” diye nitelemekle bir parça merhametsizce davranmış olmadınız mı?  Evet her zaman bütün dünya tarafından baltalandım. Paris gerçekten bir rezillik. Ve çanak yalayacılar, sahtekarlar ve ipsizler beni soydular.! Pek çokular, Nihayet.

Size en iyi samimi dilekler temenni ederek Allaha ısmarladık diyorum.”

Picasso’ya “Sizi tanımıyorum” diyen bir kişilikten başka ne beklenir ki…

Fikret Mualla’nın hüzünlü öyküsü burada son buluyor. Eğer o da yaşamında Picasso gibi sanatını kanıtlayabilseydi muhtemelen o günün en güzel Margaux’larını Petrus’larını Premier Grand Cru’lerini tadardı. sanat tarihi benzer örneklerle dolu. Fikret Mualla da bunlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Nur içinde yatsın.