Trash and Art

We put in trash 251 million tons of garbage per year only  in US.

Artists are interested to trash for social reasons.

Marcel Duchamp, Robert Rauschenberg, Vik Munz, Damien Hirst and Tracey Emin, Joseph Cornell and Joseph Beuys are who interested to the trash.

I think we can transform the trash objects to beauty and render them useful.  We can alos Reuse trash and  old materials to make them a second life.

Trash art  is the realization that we as a society do create many amount of waste, but we can also do something about it.

The trash art works can reflect the consumerism and excess around us and that can change the world aorun us and make us concient.

The works of trash art could  reflect the consumerism and excess all around us and make us thinking about all the plastic floating in all the seas.

We can give messages and ask people  and  encourage them to many ideas for reducing our impact on the environment. We can put this work of trash art in a bottle  and send it like a “Message in the bottle”. 

 I think the call to action is urgent for the world.

I choose thos works of art because they are representativ.

Ergun Çağatay abiyi hayata gözlerini yummadan 5 yıl önce Salı Fotoğraf Grubu’nda tanımıştım. Zamanla özel mizacının yanında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu anlamam ile aramızda bir yakınlık doğdu. Evlerimiz yakındı, bize gelir fotoğrafa dair konuşur, fotoğraf kitaplarına bakar, fotoğraf felsefesi yapardık. Merih Akoğul ile 2017 yılında Arles Fotoğraf Festivali’nden döndükten bir süre sonra posta kutumda, ondan gelen mektupta aşağıdaki yazıyı buldum. Tarih 4 Temmuz 2017, saat ise 13:41’i gösteriyordu. Mektupta sadece ARLES’e giden bütün arkadaşlara ithaf olunur yazıyordu ve ekteki dosyayı açınca aşağıdaki yazısı ile karşılaştım.

GÖRMENİN DEĞİŞKENLİĞİ

Beni bu yazıya itekleyen neden  epey bir zaman önce İngiliz The Guardian gazetesinin fırsat buldukça okuduğum fotoğraf sayfasında Masahisa Fukase adlı bir Japon fotoğrafçının < Karasu > Japoncası < Karga> Türkçesi  ve < Raven > İngilizcesi adlı kitabının The British Journal of Photography tarafından son 25 yılın en iyi fotoğraf kitabı seçildiğini okuduğum zaman merakımdan çatlayabilirdim.  Bu ne biçim kitaptı ki,  ilk basımı 1986 yılında yapılan  ve koleksiyonerlerin ilk basımına İngiltere’de 2.000 English Poundu,  Amerika’da 3.500 ABD doları verecek kadar kesenin ağzını açtığı bu kitapta şimdiye kadar görmediğim ne olabilirdi?  Aradan yıllar geçti ve beni merakımdan çatlatacak bu kitabın yeniden basıldığını geçen ay okudum. Fazla vakit kaybetmedim, Londra da yaşayan bir arkadaşımdan rica ettim ve kitap bir hafta sonra elimdeydi.

Kitabın sayfalarını çabuk çabuk çevirdim, sanki bir kitapçıda iyi bir kitap arayan kişi gibi sayfalara göz ucuyla baktım. Kitabın sayfalarını dolduran bütün fotoğraflar siyah beyaz çekilmişti. Bendeki ilk izlenim, Allah Allah bunun nesi 25 yılın en iyisi oldu? Daha sonra belki acele ile bir şeyler kaçırdım düşüncesi ile kitabın sayfalarını yavaş yavaş çevirerek bir daha baktım ama ilk düşüncemi değiştirecek bir şey göremedim. İtiraf etmeliyim, bu kitabı bir kitapçıda göreydim alıp almamakta tereddüt ederdim. Düşüncem, bazı şeyleri göremediğim yolundaydı ve bazı soru işaretleri kafama takıldı. Kitap hakkında daha çok bilgi toplamalıyım niyetiyle kitabı kütüphanemin bir rafına koydum .

Kitap ve onu yapan fotoğrafçı Masahisa Fukase konusunda toparlayabildiğim az ve öz bilgiler yetmedi.  Fukase’nin melankolik, acınası hazin hayatında sadece karısı Yohko’nun fotoğraflarını çekti ve 1978 yılında YOHKO adlı kitabı yayımlandı.  Kitap, 13 yıl evli kaldığı ikinci karısının onu 1976 yılında terk etmesinden iki yıl sonra yayımlandı. Yohko’nun Fukase’nin hayatından çıktığı yıl doğduğu yer Hokkaido’ya giderken tren penceresinden boş istasyonlarda kümelenen ve zaman zaman trenin penceresinden görebildiği uçuşan kuzgunları seyrederken yalnızlığın kitabı Kuzgun fikri doğdu. Kitap 1982 yılında noktalandı ve 1986 da ilk baskısı yapıldı.

Masahisa Fukase  devamlı gittiği barın merdivenlerinden düştükten sonra 20 yıl şuurunu kaybetmiş halde komada kaldı ve 2012 yılında öldü.

Ben kitaba bakarken fazla detay içermeyen çoğu siluet gibi, karanlık depresif kuzgun fotoğraflarından bazıları çok ilginç geldi ama kuzgunu yalnızlığın simgesi olarak bağlayamadım ama bağlamalıydım . Bu satırları yazarken aklım İngilizce başlangıç dizelerinde ve bugüne kadar hala hafızamda kalmış Amerikalı yazar, şair Edgar Allan Poe’nun Kuzgun adlı şiiri geldi. Fukase ve Poe aynı kuşu kullanarak kaybolan kadın ve yalnızlık temalarını işlemişti biri satırlarında diğeri görselliğinde…

Belki kaçırdığım başka şeylerde vardır diye sanat çevreleri ile ilgili halkımıza kültür fetvaları veren bir dostumuzun bir süre evvel dilinden düşürmediği John Berger in “Görme Biçimleri” adlı kitabını aldım . Kitabın kötü Türkçesiyle boğuşarak iki bölümü bitirebildim ama sonunda bu kitabın kült entelektüel laf salatası olarak bütün ömrünü görme yeteneği üstüne yaşam kurmuş biri için fazla geldi. Fukase’nın Kuzgun’u ancak tekrar tekrar bakıldığı zaman  içinde sakladığı zehir gibi acı mesajı görmek ve anlamamın mümkün olacağı düşüncesi kafamda oluştu.

Görme Biçimleri, amatör sanatseverler için eğitimsel bir kılavuz kitabı olabilirdi ama görerek üreten biri için, o görme duygusu içinde yeşermemişse başkasının kitabını okuyarak üretmesi mümkün olamayacağına inanıyorum. 

Son olarak bir başka görme melakesi diyebileceğim bir konuya kısaca değinerek sözümü bitirmek istiyorum

Yukarıda Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazıyı kaç kişi gördü, kaç kişi okudu bilmem mümkün değil ama esas değinmek istediğim nokta yalnız İstanbul’un değil hemen hemen Türkiye’de her kentin sokak kedileri vardır. Kedilere gözümüz aşinadır, kimileri onları evine almadan besler. Sokak kenarlarında yer yer derme çatma kedi kulübeleri, barınakları vardır. Kaldırım kenarlarına konan kedi mamaları ihtiyacı, yerli kedi maması üreten tesislerin kurulmasına yol açmıştır ama kimsenin akına kediler üstüne film yapmak fikri gelmemiştir. Neden? Sokak kedileri ister yabani olsun, ister sokulgan olsun  bizler için yeknesak, her gün göre göre gözümüzün alıştığı olağan bir sokak  manzarasıdır. Dışardan gelen birinin sokak kedileri gözüne çarpar, dikkatini çeker ama üstünde fazla durmaz veya bizleri küçümseyen bir nida kafasına yerleşir. Benim tanıdığım bir kaç yabancı dostum, sokak hayvanlarının serbestçe dolaşmalarına hayret etmişti. Bir başka birisi de, “belediye bunları niye toplamıyor” diye sordu. Çoğumuzun hayran olduğu batı kentlerinde dolaşan birinin sokak kedisine rastlaması çok ender görülen bir manzaradır.

Aramızdan birinin Türkiye dışında uzunca bir müddet kaldıktan sonra tekrar aramıza döndüğü zaman, ilk günlerde sokak kedileri dikkatini çekecek belki ama daha sonraları onun da gözü alışacaktır. Kediler filminin yapımcısı Ceyda Torun böyle biriydi. Kedileri fark etti, gördü ve atamızdan biri olmasının avantajını kullandı. Ona birisinin toplumun yapısını öğretmesi gerekmiyordu.

Ben de kendisine aynı gün saat 17:32 de şu cevabi mektubu atmışım.

Sevgili Ergun Abi,

Güzel yazıyı derinlemesine okumaya ve üzerinde düşünmeye çalıştım. Hem de tam “Raven” adlı kitabı eşime hediye olarak aldıktan bir kaç saat sonra. Bu baskısı Arles’da 80 Euro’ya satılmakta. Eşim yazın kargalarla ilgili bir heykel sergisi hazırlıyor, sevineceğini düşündüm. Benim alma nedenim tamamen şahsi idi. Ama yolda Merih Akoğul’a rastlayıp Masahisa Fukase sergisine gitmesini tavsiye edince, fotoğrafçıyı çok iyi bildiğini hatta elinde Kuzgun kitabının çok para eden ilk baskısı olduğunu söyleyince, Merih’in yıllardır Japon fotoğrafına olan ilgisinin ne boyutta olduğunu anladım. 

Şimdi kitabı nasıl bulduğumu söyleyeyim. Neden sevdiğimi söyleyeyim. Önce fotoğrafçının ”fotoğrafçı” kimliği beni etkiledi. Fukase’nin babası önemli bir fotoğrafı Stüdyosu sahibi, emekli olduğunda “Studio’nun”un başına Fukase geçecek. Fukase tereddüt ediyor ve okumaya gidiyorum diye alıp başını başka diyarlara gidiyor. Sonra kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyor; “Ya fotoğrafçı olacaktım, ya da fotoğraf sanatçısı ve karar vermek zorundaydım.” Bütün yaşamını fotoğrafa vermiş, eşi kendisini terk ettiğinde 6 ay boyunca gergin bir şekilde sabahtan akşama kadar 1000 mm teleobjektifi İle gökyüzünde kuzgun avlamış. Kuzgunun iki dünya arasında bir sembol olduğunu anlamış. Yaşayanlar için ölümü (eşinin yok oluşu), ölü ruhlar için ise hayatı temsil eden bu “kapkara yaratığı” gece gündüz demeden, yeryüzünü ve gökyüzünü tarayarak resmetmesi neyi gösterir ki? Sergisinde kargaları kartpostallara basıp, uygun bir yerine renkli fosforlu kalemlerle karga desenleri çizmiş. Depresyondan kurtuluş aşaması mı desek? 

Neyse lafı uzatmayalım. Karga kitabını sevmemin başlangıcı Fukase’nin kişiliği ve fotoğraf tutkusu ise, ikinci nedeni çok güzel serilere imza atmış olmasıdır. Yani özetle Fukase sağlam bir fotoğrafçıdır ve güzel işlere imza atmıştır. Serilerinden bir tanesi “Hibi” adını taşıyor. Fotoğraflarını çektiği duvar çatlaklarını boyamış ve yeniden başka biçime sokmuş. Bu “Hibi” (Günlük) eserlerini sergilediği “Private 92” sergisinden çok kısa bir süre sonra merdivenden düşmüş, beyin kanaması nedeniyle 20 sene yoğun bakımda yaşamış. Çektiği karga fotoğraflarına tek tek baktığımda ben de ilk reaksiyon olarak “eee yani” dedim ama serinin tamamına bakınca “şimdi tamam, olmuş hem de çok güzel olmuş” dedim.

O fotoğraflardan aldığım heyecan, siyah beyaz lekelerin dağılımı, bizde genellikle soğuk bir duygu uyandıran kargalara başka gözle bakmama neden oldu. Hitchcock’un kuşlar filmindeki korkudan ziyade bir hüzün, bir yalnızlık ve bir başka dünya duygusu içimi sardı. İşin içinde Nostalji de var mıydı bilemiyorum. Bir fotoğrafa bakarken sadece o fotoğrafa değil, o fotoğrafın arkasına, fotoğrafçısına da bakmak gerekir diye düşünüyorum. Onun için fotoğrafçının bir iki fotoğrafından yola çıkarak onun eserlerini değerlendirmek bence eksik kalır diye düşünüyorum.

Kuzgun kitabının bu kadar değerli olması sanatçı fotoğrafçının imzasının, kaşesinin pahası ile ilgili bir şey olsa gerek diye de düşünüyorum.

John Berger’in “Görme biçimleri” konusunda size yüzde yüz katılıyorum. Kütüphaneme 40 yıl önce giren (hatta 2 tane) yıllar içinde defalarca okumaya teşebbüs edip 2 veya 3. sayfasından öteye gidemediğim bir kitap. Nedeni de tamam çevirisinin özellikleriyle ilgili. Bu değerli sanat insanını yakın bir süre önce kaybetmiş olmamız bana bu kitabı okumadan anlamamı sağladı. Pera Müzesi’nin gösterdiği, John Berger’in kendi görüntüleri ve sesiyle izlediğim o 2 film ne demek istediğini anlamama yardımcı oldu desem yalan olmaz. Ama o da biraz. Şimdi ne anladın derseniz biraz düşünmem gerekir. Kendisi görsel öğeye felsefi boyutta yaklaşmış bir ressam. Daha çok da bir feylezof. Günümüzde ticari yaklaşımlar, cinsellik, reklamlar; görselliğin gerçek boyutundan daha başka boyutlara taşındığını gösteriyor, düşündürüyor. Özet olarak benim anladığım bu şekilde ama bu pilav daha çok su kaldırır.

3 gün sonra 7 Temmuz saat 8:57 de Ergun abi den şu mektup gelir yazısı parçalıdır.

Kafamdakileri sana parça parça yazabilirim bugünlerde hayatımın akışından ötürü konsantrasyon zorluğu çekiyorum yani çok şey yapmak isteyip hiç bir şey yapamamak. Nedenleri çeşitli ama sonuç bu.

Fukase’nin kitabının bana bunca yıldan sonra gösterdiği şey “iyi bir şeyler yapabiliyorsan, hiç bir fotoğraf panayırına ihtiyacın yok” (Arles / Perpignan / Mois de Photo / London Photodays  v.s.+ v.s. gibi) Ancak, ihtiyacın yok derken çözüm nerede diye sorarsan düzgün ve doyurucu bir cevabım yok . Ben, fotoğrafçı kariyerimde bir kaç defa ölümle burun buruna geldim. Birinci seferinden sonra kafama takılan “bu işi niye yapıyorsun?” sualinin cevabını hala arıyorum ve bugüne kadar tatmin edici bir cevap bulamadım. Para kazanmak için dersen?  Para kazanmak için bundan daha aptalca bir meslek olamaz, hele bu ülkede. Benim gibi tiplerin yapmaya çalıştığı şey, özel bir pasta fırını işletmek, sadece gurme ve gırtlağına düşkün paralı insanların canı çekerse uğrayacağı bir yer ama öte yandan ekmek fırını işleten yerler var (bazı arkadaşlarımızın olduğu gibi). Bu yerlerin gurmelere ihtiyacı yok çünkü insanlar karnını doyurmak zorunda yani reklamcılık 

(arkası öğleden sonra) 

4 gün sonra  11 temmuz da klavyesinin başına tekrar geçmişti;

Sana öğleden sonra dedim ama aradan epey zaman geçti, yukarıda kendime hep sorduğum “bu işi niye yapıyorsun” sorusunu başka kişilerde sormuş

http://time.com/4839246/photographers-passion/

Reklamcılık ve moda fotoğraflarının dışında bugün ülkemizde geçim sağlayacak başka bir fotoğraf alanı yok.  Bu başka boyutlarda dış ülkelerde de devam ediyor, reklamcılık ve moda fotoğraflarına bir başka alan daha eklemeliyim, düğün fotoğrafçılığı. Özellikle Amerika’da başka alanlarda çalışan fotoğrafçılar (fotoğraf kitabı yapanlar veya foto muhabirleri gibi) yaşamlarını devam ettirebilmek için düğün fotoğrafçılığına başladılar. Acı ama gerçek .

Tekrar Fukase’ye dönersek bugün fotoğrafta yeni bir şey  söylemek güç, ortaya durmadan saçma sapan şeyler çıkıyor, herkes yeni bir şey arıyor… Fotoğrafın kendisi medya malzemesi oldu, tıpkı bir ressamın paleti, boyası. fırçası gibi . Fotoğraftan Cindy Sherman, Andreas Gursky gibi büyük para kazananlar var ve bu insanların fotoğraf dünyasına ciddi katkıları olmamasına karşılık sözüm gelişi bir Ansel Adams / Cartier Bresson fotoğrafından daha fazla bunlara kıymet biçiliyorsa, bunu digital evrime borçlular. Eğer bugün Fukase yaşasaydı, KUZGUN’u bir ay önce piyasaya sürülseydi ne kadar ilgi çekerdi? Akademik ve mantıkta yeri olmayan bir soru ama bugünün fotoğraf pazarı, koleksiyonerlere fotoğraf satmağa uğraşan tiplerle dolu ancak  o koleksiyonerlerin neler topladığını görürsen şaşırırsın. (Elton John’ın koleksiyon kitabındaki fotoğraflar beni şaşırtmış, ister istemez niye bunları toplamış sorusu kafama takılmıştı) Dünyadaki tüm koleksiyonerler bu yargı altında toplamak doğru olmaz, ancak diğer bir deyiş ile çağın beraberinde zevklerde değişiyor. Hızlı ve çabuk yaşanan bir çağda sanatın (fotoğraf dahil) bundan etkilenmemesi mümkün değil.

(devam edecek )

Çünkü kimde para ve sermaye varsa onun zevki geçerli olacak. Ülkemizde bunun iyi bir örneğine değinirsek, bir dönem fotoğrafçılar reklam ile foto muhabirlik dünyasına sıkışıp kalmıştı . Serbest fotoğraf olarak işlerini yayınlayacak ortam yok sayılacak kadar kısıtlıydı (bugün hala geçerli), ender çıkış noktalarından biri şirket ve bankaların bastırdığı takvimler ve Şakir Eczacıbaşı’nın yıllık ajanda niyetine çıkardığı resimli kitap benzeri bir şeylerdi. O dönem benim tanıdığım, fotoğrafla uğraşanların tümü, bu yoldan geçimini sağlayan kişiler takvim fotoğrafçısı olmaya çalışırken, bu işten iyi para kazanan bir kaç kişiden biri olan Sami Güner’i kendilerine örnek alınan kişilerdi. Ekonomik zorlamalar, kültür düzeyi,  yurt dışına seyahat etmenin imkansıza yakın zorluğu Türkiye’de fotoğrafın uzun yıllar Sami Güner, Şakir Eczacıbaşı makası içinde sıkışıp kalmasına neden oldu. 

Elektronik çağdaki bu sürat, kalıcı bir şeyi yaratmanın şartlarını gittikçe zorluyor ve bugün çekilen fotoğrafların çeşitli nedenlerden yüzde doksanı gelecek yirmi yıl içinde kaybolacak. Genel akım, “bugün bakılıp yarın unutulacak fotoğraf” olması için teknoloji devleri bireyleri zorluyor. Bugün geçerli olan teknik ile üretilen fotoğraflar, ilerde gelişen teknik alana yatırım yapılıp, yeni teknolojiye transfer olmazsa kaybolup gidecek. Yukarıda sözünü ettiğim şartlar göz önünde tutulursa yeni bir Fukase benzeri kitabı yaratmanın  güçlüğü daha  iyi anlaşılıyor

(devam edecek )

demiş ama yazısının devamı gelmedi. Yazışma bu kadarıyla kaldı . O dönemde Japon fotoğrafçılığı ile ilgili bir sergi vardı MEP’de (Maison Europeenne De La Photographie), bu sergi bilgisini kendisine gönderdim .

https://www.mep-fr.org/event/memoire-et-lumiere/

Ancak buna da bir cevap gelmedi. Daha sonra araya giren onun ve benim çeşitli yolculuklar ve ayrılıklarımız bu güzel atışmaları maalesef yarıda bıraktı. Hayatta olup bu felsefi fotoğraf dertleşmelerini yapabilmeyi ne kadar isterdim. Bu güzel insan ve büyük fotoğrafçının ışıklar içinde yatmasını diliyorum

Mehmet Ömür

Kompozisyon kuralları fotoğrafçılıkta sürekli duyduğumuz öğrenmeye çalıştığımız önemli kurallardır. Altın oran başta olmak üzere bize sürekli kompozisyon kurallarından bahsedilir. Ciltler dolusu kitaplar sunulur. Ufuk çizgisi, ritim, doku, perspektif gibi biçim öğeleri ve fon kullanımı, boşluklar, yaşam öğesi ve kritik an gibi içerik öğeleri anlatılır durulur. Hatta daha neler neler.

Aslında resim olsun, illüstrasyon veya fotoğraf olsun herhangi bir görüntüde renk, doku, denge, ritim, vurgu, hacim, form, oran, bütünlük, aydınlık-karanlık gibi özellikler ve ortak değerler vardır. Başlangıçta fotoğraf çekerken bunlara dikkat etmemiz öğretilir. Biz de fotoğrafı nasıl çekeceğimizi planlarken bu özellikleri düşünüp öyle çekiyoruz.  Oysa o fotoğrafa bakarken nedense o kadar düşünüp zaman harcamayız.

“Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak deniyor. Ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?”

Walter Benjamin

Oysa fotoğrafın görsel dilini çözmeye çalışırsak fotoğraf bize diğer yüzünü yani anlatmak istediği şeyleri gösterecektir.

Fotoğrafın metin okumak gibi çok zengin başka bir yüzü daha vardır. Fotoğrafçının yapmak istediği de zaten budur. Fotoğrafçı bir derdini anlatmak istemektedir. Bizim de bu derdi anlamak gibi bir niyetimiz olmalıdır.

Fotoğrafçı izleyicinin dikkatini çekmek, duygularını uyandırmak için fotoğraftaki tüm unsurları oluşturmaya çalışır. Kadrajını, kompozisyonunu ayarlar.

Fotoğraf temelde gerçeği gösterdiğini iddia eder. Ama diğer taraftan fotoğrafçı da bize bir şey göstermeyi amaçlamaktadır. Bu ikisi bazen farklı alanlara kayıp çatışabilir.

Bir fotoğrafı okurken fotoğrafın gösterdiğinden(buna görsel dilde denotasyon denilir) çok fotoğrafçının yorumunu(buna da görsel dilde connotasyon denilir) çözmeye çalışırız.

Aslında fotoğrafların nasıl okunacağı ile ilgili kesin bir şey yoktur. Fotoğrafı okumaya hepimiz farklı yaklaşırız. Hepimizin fotoğrafı okuma konusunda dağarcığımızdaki bilgiler farklıdır.

Örneğin tarihi bir fotoğrafı okuyacağımız zaman fotoğrafın çekildiği dönemi biraz da olsa biliyor olmamız gerekir. Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçının alt yapısını da biliyor olmamızın faydası vardır.

Diğer taraftan sosyal içerikli bir fotoğrafı okurken ve fotoğrafçının anlatmak istediklerini anlamaya çalışırken kullandığı tekniklerini de dikkate alarak okumanız gerekebilir.

Fotoğrafı okuyanlar, fotoğraflar ve fotoğrafçı ile ilgili çok değişik görüşler bildirebilirler, farklı yorumlar yapabilirler, bu normaldir. Diğer taraftan aynı fotoğrafa bakan bir kişi farklı zamanlarda fotoğrafı farklı olarak değerlendirip farklı anlamlar çıkarılabilir. 

Peki fotoğraflar nasıl okunur?

Bu konuda çok katı kurallar olmamakla birlikte bazı yol gösteren kurallar vardır. Bu kurallar temelde üç boyutlu hatta zamanı da işin içine katarsak dört boyutlu görüntüyü iki boyut üzerinde nasıl temsil edildiğini anlamaya yöneliktir. Görsel elemanları ve sembolleri nasıl yorumladığımız önemlidir. 

Amerikalı sanat eleştirmeni Terry Barrett fotoğraf okumada bize rehberlik edecek edecek kuralları şu şekilde bir formüle sokmuştur. Konu + Şekil veya form + Ortam/medium + Bağlam = İçerik’i oluşturur.

Konu + Şekil/form + Ortam/medium + Bağlam = İçerik

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

1- Konu

Fotoğrafı şu şekilde okumaya çalışabiliriz. Fotoğraf nerede çekilmiştir? Fotoğrafta kimler vardır? Neler vardır? Bunları beynimizde veya bir kağıt üzerinde alt alta bir listeleyebilir miyiz? Mantıklı bir şekilde nasıl sınıflandırabiliriz?

Fotoğraftaki insanlar, etkinlikler ve nesnelerle konular arasında bir ilişki var mıdır? Birbirlerine dokunuyorlar mı, birbirlerine bakıyorlar mı, konuda bir düzen mevcut mu, bunlar incelenir.

Fotoğrafa da bakarken kadrajın içinde neler olduğu inceleriz. Bu arada fotoğrafta olmayanları da düşünmek lazım. Bazı şeylerin kasıtlı olarak mı? bilinçli olarak mı? çerçeve dışında bırakılıp bırakılmadığını düşünmemiz gerekir. Fotoğrafçı fotoğrafta görülmeyen öğeyi acaba mecbur kaldığı için mi kadraj dışında bıraktı?

Örneğin yerdeki gölge arkasındaki büyük bir ağaç olduğunu gösterir ama belki bu ağacı kadraja sığdırmak mümkün değildir o nedenle o ağacı görememekteyiz. Bir başka fotoğrafta da çocuk yalnız başına top oynarken acaba sahiden yalnız mı oynuyor yoksa arkadaşı bilinçli bir şekilde kadraj dışı mı bırakıldı bunu anlamaya çalışabiliriz.

2-Şekil/Form

Fotoğrafta nasıl bir kompozisyon oluşturulmuştur?.

Fotoğraf doğası gereği bizi bir çerçeve içinde çalışmaya zorlar. Neleri dahil edip neleri hariç tutacağımıza karar vermek zorunda kalırız. Kadraj içine koymaya çalıştığımız ve önemsediğimiz objeler izleyici yönlendirir.

Kompozisyon teknikleri ve fotoğrafçının kompozisyon yaratma çabaları ve bu yolla anlatmak istediklerini gösterme teknikleri ise çok geniş bir konudur. Kompozisyon konusu başlı başına bir konudur ve yüzlerce kitap yazılmıştır.

Fotoğrafı okurken fotoğrafçının çerçeve içinde neyi vurgulamayı arzu ettiğini ve buna hangi teknikle yaklaştığına dikkat etmemiz gerekir.

Çerçeve içinde konunun yerleşimi, alan derinliği, odak kullanımı dikkatle incelenmelidir. Fotoğrafçı bir nesneyi vurgulayan ve başka bir nesneyi ise  vurgulamayan, flu bırakan bir odak uzaklığını kullanması anlamlı olabilir.

Bazen fotoğrafçı fotoğraf çekmeden önce bilinçli olarak öğeleri yerleştirebilir ve kurgu yapabilir. Bu daha çok natürmort, reklam çekimleri ve portre konularında geçerlidir. Başka durumlarda eğer sahneye düzenliyemiyorsa fotoğrafçı perspektif seçerek bu objeleri belirli bir şekilde görmemizi sağlayabilir.

Işık ve gölge de bir fotoğrafın içindeki nesnelerdir. Bu yüzden bir fotoğrafı okurken bu faktörleri de, yani ışık ve gölgeleri de dikkate almanız gerekir. Işık ve gölgeler nasıl ve nerelere düşürülmüş, nasıl şekillenmişlerdir? Bunlara dikkat etmek gerekir. Fotoğrafçı bunları kullanarak bir şeyler söylemek istemiş olabilir.  Bunlar bize fotoğraf ve hikayesi hakkında neler anlatmaya çalışıyor düşünmemiz gerekir. 

3-Medium/Malzeme

Fotoğrafı çekerken hangi malzemeler kullanıldı ve hangi işlemler yapıldı. Bir de bunlara bakalım. Sanat yapmak için kullanılan malzemeler ve süreçler farklı olabilirler. 

Kameranız dijital mi analog mu? Filmle fotoğraf çektiyseniz bunun formatı nedir? Banyosu nasıl yapılmıştır? Daha başka  bazı ayarlamalar yapılmış mıdır? 

Edit dediğimiz yani fotoğraf çektikten sonra yapılan ayarlama ve  müdahaleler nelerdir. Fotoğrafın sunumu da önemlidir.  Bir fine art fotoğraf kağıdına mı bastık yoksa internet üzerinde paylaşmak üzere hazırladık? Kağıdın boyu, türü ve çerçeveli olup olmaması fotoğrafın okumasında çok önemlidir. Çünkü yapılan tüm bu seçimler fotoğrafın ruhunu değiştirebilir.

Tarihi fotoğraflar doğal olarak siyah beyaz olacaktır ancak günümüzde fotoğrafları siyah beyaz çekmeye veya siyah beyaza döndürmeye hakkımız vardır. Sonuçta her şey fotoğrafçının seçimini ve fotoğrafının hikayesini anlatmak için tercihlerini gösteriyor. Bize düşen görev de bunları anlamaya çalışmak olmalıdır.

Yüksek ISO değerli, yani grenli mi çekildi yoksa çok ince grenli mi? Fotoğraf renkliyse renkler zenginleştirilmiş mi değiştirilmiş mi? Fotoğraf cep telefonuyla mı çekildi yoksa büyük format bir kamerayla mı çekildi? Bütün bunların bizim için bir önemi var mı yok mu? Bu konu da düşünülmelidir. Çünkü bu ayrıntıların hepsi önemlidir. Fotoğrafçı belli bir şeyi vurgulamak için balık gözü mü kullandı? Bunların hepsini ayrı ayrı  düşünerek değerlendirmek gerekir.

Fotoğrafçının tercihleri bize fotoğrafçının amacı hakkında bir şeyler bir takım fikirler veriyor mu?  Fotoğrafın çekildiği tarihi aşağı yukarı anlamaya çalışmak da bu fotoğrafı değerlendirmemiz açısından bize yardımcı olur.

4-Bağlam

Burada dikkat edeceğimiz şey fotoğrafın çekildiği koşulları incelemektir. Bağlam fotoğrafın çekildiği koşulların geniş bir şekilde ele alınmasını içerir. Burada fotoğrafın çekildiği yerin ve zamanın kültürünü de biliyor olmak gerekir.

Bir örnek vermek gerekirse önemli bir gıda maddesinin (mesela istakoz) 1800 lü yıllarda çok nadir bulunduğundan içinde istakoz olan bir natürmort fotoğrafı bir zenginlik ifadesidir oysa açlık krizi olan bir bölgede çekilmişse burada bir vicdansızlık söz konusudur. Bu gibi durumlar farklı yorumlar getirmemize neden olmalıdır.

Bir örnek vermek gerekirse babasının kucağında uyuyan bir çocuk bir hastane koridorunda bekliyorsa farklı, bir metro koltuğunda görüntü söz konusu ise farklı ve bir parkta çekilmişse farklı şekillerde değerlendirilebilecektir.

Bağlam konusunda bir savaş fotoğrafı okuması söz konusuysa burada da bağlam daha derin ve  kompleks bir konu haline gelir.

Savaş fotoğrafını çeken foto muhabiri yabancı bir foto muhabiri ise farklı veya yerel bir gazeteci ise başka türlü değerlendirilecektir. Çünkü iki gazetecinin farklı bakış açıları olduğunu biliyoruz ve buna göre okumamız gerekiyor. Aynı şekilde gizli çekilen bir fotoğrafın anlattığı hikaye basın kuruluşu için çekilen bir fotoğraftan farklı olacaktır.

Ortamı düşünürken, fotoğrafın nerede ve nasıl görüntülendiğini de düşünün. Aynı fotoğraf, bir galeriye asılmasına, bir dergide basılmasına veya kişisel bir web sitesinde görüntülenmesine bağlı olarak farklı yorumlara yol açabilir. Bir seyahat dergisinde veya çevre bilincini savunan bir  afişte görüntü olarak kullanılmışsa aynı fotoğrafı nasıl okursunuz? Fotoğraf tuval üzerine 6 metre genişliğinde basılmış, çerçevelenmiş ve bir sanat galerisine asılmışsa, okumanız farklı olur mu?

Bağlam ayrıca bir fotoğrafçının fotoğrafı çekerken niyetini de içerir. Niyet, kesin bir anlam göstergesi değildir, ancak bir fotoğrafta okunan şeye kesinlikle katkıda bulunur. Bir fotoğrafçının çalışması, o fotoğrafçının niyetinin ve bilinçli ilgisinin ötesindeki etkilerle de şekillendirilebilir. Richard Avedon, “Amerikanın Batısı” kitabının fotoğraflarını çektiğinde Amerikanın batısına yeni bir bakış sunmayı amaçlıyordu. Bununla birlikte, Avedon’ın Batı’daki işçi sınıfının sıkıntılarını ve ıstıraplarını gösteren fotoğrafları sömürü yapıyor diye eleştirildi çünkü Avedon’un bakış açısı ticari bir fotoğrafçı bakış açısıydı. Bu eleştiriler  okuma şeklinizi değiştiriyor mu? Avedon, Amerika projesine başlamadan önce önemli bir hastalık geçirmişti. Bu onun fotoğraflarını farklı okumamıza neden olur mu?

Bir fotoğrafın hikayesi, fotoğrafa bakan kişi tarafından da şekillendirilir. Görüntüleri kendi dünya görüş ve değerlerimiz açısından okuruz.  Buna benzer bir  şekilde, muhtemelen Ukrayna’daki çatışma fotoğraflarını Ukraynalı olanlardan farklı şekilde okurdunuz. Bu, belirli bakış açılarının diğerlerinden daha geçerli olduğunu ya da fotoğrafçının bakış açısının tek doğru görüş olduğunu göstermez. Edward Weston, çektiği yeşil biber natürmort fotoğraflarına cinsel anlam katmaya çalışanlara karşı çıkmıştı. Weston bu nesnenin olduğu gibi fotoğraflandığını iddia etti. Birçok kişinin Weston’ın biberlerinde cinsel özellikler  gördüğü gerçeği, fotoğrafa bakan kişinin de fotoğraf kadar önemli olduğunu gösteriyor. Peki, eğer Weston biberleriyle ilgili cinsel imge yaratmış olmayı istemediyse, bu o fotoğraf bakan  kişinin yanlış olduğu anlamına mı geliyor?

5-İçerik: Fotoğraf Ne Anlatıyor?

Bir fotoğrafın konusunu, biçimini, ortamını ve bağlamını birlikte değerlendirerek, bir fotoğrafın içeriği hakkında bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Fotoğrafları inceleyerek kadraj içinde yer alan görseli kelimelerle ifade edebiliriz. Bir fotoğrafta sıklıkla anlam sezebiliriz, ancak bir fotoğrafı okumak için zaman ayırmak bize genellikle fotoğrafın kendisi ve fotoğrafın veya fotoğrafçının ifade ettiği şeyler hakkında daha fazla fikir verecektir. Fotoğraf okumayı öğrenmek fotoğraf çekmemize yardımcı olur. Görsel okuryazarlığın ne olduğunu anlamak, bir fotoğrafı değerlendirmek kadar fotoğraf çekmeyle de ilgilidir.

Bazı fotoğraflar karmaşa içerir ve bu fotoğrafların okunması zor olabilir. Görüntüdeki tüm ayrıntılar görülmeyebilir. Minor White, bir nesneyi olduğu gibi fotoğrafladığımız halde bir izleyicinin, bu nesneyi  başka bir şey gibi yorumlanabileceğini savundu. Alfred Stieglitz ise duygusal bir tepkiyi kışkırtmak amacıyla nesneleri fotoğrafladığımıza inanıyordu. Fotoğrafçının istediği veya izleyicinin üstlendiği analiz düzeyine bakılmaksızın, görsel okuryazarlıktaki becerilerin geliştirilmesi, bizi hem fotoğraf çekmede hem de fotoğraf okuma konusunda çok daha fazla geliştirecektir.

Özetlersek;

Fotoğrafa bakmak ile fotoğrafı okumak farklı eylemlerdir. Okuduğumuzda analiz ederiz, neden iyi bir fotoğraf olduğunu anlarız. Kompozisyonu analiz ederiz, çizgileri, eğrileri değerlendiririz. Gözümüzün dolaştığı yerleri düşünürüz.  Ana konu nedir, bu fotoğraf hoşumuza mı gidiyor yoksa beğenmedik mi? Nesini beğenmedik? Fotoğrafçı bu fotoğrafta benim görmediğim bir şeyi mi gördü? Fonda, orta ve ön planlarda neler oluyor? Öğeler üst üste mi binmiş yoksa belirli bir düzende mi duruyor?

Fotoğrafa bakan kişi olarak aktif olmalı, analiz edip daha sonra değerlendirme yapmalıyız. Bunu sinemada film izlerken de yapmalıyız. Filmi sadece izlememeli inceleyip yorumlamalıyız. Eric Kim adlı fotoğrafçı film izlerken ekran kaydı alıp o kayıt üzerinde çalışıyor. Görüntü nasıl oluşmuş bunun üzerinde düşünüyor. Bir fotoğraf kitabına bakarken de bunu yapabiliriz. Beğendiğiniz fotoğrafı okumaya çalışmalıyız. Neden beğendik, teknik açıdan neler var düşünmeliyiz.  Kompozisyonuna bakıp çizgileri, aydınlık- karanlığı, renk paletini ve renk kontrastını değerlendirmeliyiz. Derinlik ve katman varmı? Bunları anlamaya çalışmak bize yarar, fotoğrafçılığımız gelişir.

Fotoğraf konusunda üretici mi olmak istiyoruz yoksa tüketici mi bunu düşünmeliyiz. Yeni bir fotoğraf makinesi yerine 2-3 fotoğraf kitabı almalıyız diye düşünüyorum. İyi fotoğrafları inceleyip, kendi fotoğraflarımızı da incelemeliyiz. Neyi iyi yapmışsınız, neyi kötü yapmışsınız anlamaya çalışmalıyız. Özetle fotoğraf çekelim, başlangıçta fotoğrafçı gözümüz gelişene dek çok fotoğraf çekelim, çok fotoğrafa bakalım. Fotoğraflara bakalım, filmleri izleyelim. Fotoğrafçı gözümüzü oluşturalım. Görsel dili, lisanı öğrenelim. Hepsi budur.

10 maddede Çaylak Hocadan acemi fotoğrafçıya fotoğraf dersleri beni yıllarca önce hazırladığım bir seri önerileri kapsıyor. Fotoğrafla ilgilenenlerin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm için buraya taşımaya karar verdim.


1-Ters ışık veya siluet fotoğrafı


1-Acemi fotoğrafcısın ve fotoğraflarını hep arkandan gelen ışıkla çekiyorsun. Çünkü ilk önce bunu öğrendin. En iyi fotoğrafın böyle çekildiğini sanıyorsun.2- Oysa ters ışık diye bir şey var. Ters ışık fotoğraflarının en önemli avantajı sadeliktir. Siluet kelimesi ise fransızcadan gelme olup gölge anlamına kullanılır. Işığı tam karşımıza alarak da çok güzel fotoğraflar çekebiliriz.3-Ters ışıkla gölge oyunları yapıp ışıkla oyna.. Ters istikametten gelen ışık uzun gölgeler oluşturur. Fotoğraf çekerek sonuçlarına bak. Normalde sıkıcı olan bir fotoğrafı ters ışık oyunlarıyla daha ilgi çekici hale getirebilirsin.4-Ters ışık gözünüze direkt girdiğinden gözünüze zarar verebilir. Bu nedenle ışığa doğrudan bakmaman lazım. Sensöre de belki biraz olumsuz etki edebilir ama boşver o kadar güzel foroğraflar çekeceksin ki değecek.5-Güçlü ve anlaşılır hatları olan, iki boyutlu şekli ile yeterince ilgi çekici bir konu bul. Silüetlerin renkleri, dokuları ve tonları olmadığından en azından biçimleri ile farklılık yaratmalıdır.6- Sakın yanlışlıkla da olsa flaşını açma, o zaman siluet fotoğrafı çekemezsin. Silüet için mükemmel ışık konunun gündoğumu veya günbatımına doğru yerleştirilmesi ile elde edilir.7-Silüet çekimi yaparken birden fazla şekil ve obje var ise birbirinden ayrı durmalarını sağlaman gerekir . Yoksa örneğin araba önünde duran bir insan çektiğinde, ne araba ne insan, hilkatgaribesi bir şekille karşılaşabilirsin.8-Siluet üzerinde netleme bazen zor olabilir. O zaman objektif üzerindeki manuel netlemeye geç, elle netleme yaparak konunun doğru netlemesini yapabilirsin. Gözün bozuksa sorun yaşarsın.9-Işık ayarını yapmakta zorlanırsan önce tam otomatik modda makinenin verdiği diyafram ve enstantaneyi dikkate al ve o ayarları manuel çekime koyup öyle çek. Beğenmezsen bir stop yukarı ve aşağı çekerek deneme yapabilirsin. 1 stop nedir? dediğini duyar gibiyim. Başka bir derste de o konuya değiniriz.:))10-Konunu sade bir ön planda ve parlak bir arka plan önünde güzel bir kompozisyonla kadrajlamalısın. İşte hepsi bu kadar. haydı sahaya:))

2-PORTRE FOTOĞRAFI


1-Doğal ışık kullanmaya çalış. Ama ışığın kullanılması biraz tecrübe ister. Doğrudan güneş ışığı yüzde sert ve kötü gölgeler oluşturur. Onun için direkt güneş ışığından kaçınmalısın. Gölgedeki yerlere ışığı parlak bir madde ile düşürebilirsin. Bunun için yapılmış reflektör denilen aksesuarlar var. Fiyatları Sirkecide 20–30 TL arası olsa gerek. Zoom ithalat getiriyor Lastolite marka gümüş ve altın tonları var. Bunlardan kullanırsan portrelerine profesyonel havası verirsin. Havandan yanına yaklaşılmaz o zaman☺2-Flaş da kullanabilirsin. Flaşlı portreler de başarılı sonuçlar verirler makinedeki fiil-in denilen flaşı kullan, dolgu ışık denilen bir ışıkla aydınlatmış olursun. Işık ve gölgeler çok güçlü ise dışarıdan güçlü bir flaşa ihtiyacın var demektir. İste bir masraf daha☺) 3-Bu dış flaşı yaratıcı bir şekilde kullanabilirsin. Modelinin sağından veya solundan patlatarak stüdyo etkisi yapabilirsin. Bunun için flaşı makinenden ayırman gerekir ve bir kablo ile modelin yanına götürmelisin.4-Ring flaş bulursan onu da kullan çünkü modelin arkasında güzel yuvarlak bir gölge oluşturuyor. Ring flaş lensin etrafına takılan daire seklinde bir flaş daha çok tıbbi amaçlı veya makro çekimlerinde kullanılıyor. Diş hekimleri de bu flaşı kullanırlar. 5-Tabii porte fotoğrafçılığında en iyi yer stüdyodur. Neden dersen ışığın en iyi kontrol edildiği yer orasıdır da ondan derim. Soft-box lar, şemsiyeler, güçlü ışık kaynakları her türlü aksesuar hepsi oradadır. Aslında büüyük kentlerde kiralık stüdyolar bulunabiliyor.6-Dış ortamlarda veya evde portre fotoğrafı da başka bire güzellik verebilir çünkü kişiyi kendi ortamında farklı aksesuarlarla çekme fırsatı yakalarsın. Geniş acı kullanırsan daha iyi sonuç alırsın. Ancak çok geniş açılar kişileri deforme eder.7-Modelini serbest bırakıp doğal hallerinde de çekebilirsin veya sen yönetebilirsin. İki yöntemde farklı tatlarda sonuçlar verebilir. Eğer yönetiyorsan modelin rahat etmesini gevşemesini sağla yoksa güzel çıkmaz.8-Türkiye’de pek önemli olmasa bile fotoğraflarını internete koyacaksan ve başın ağrımasın istiyorsan modelinden imzalı bir izin kâğıdı al yoksa günün birinde seni mahkemeye verip para isteyebilir. Avrupa birliğine giriyoruz.9*Modeli nereden bulacağına gelince; arkadaşlarınla idare et. Türkiyede maalesef profesyonel model bulamazsın bulduklarına da paran yetmez.10-Portre fotoğrafçılarının fotoğraflarını incele, nasıl yapmışlar nelere dikkat etmişler incele… Öğrenmenin yaşı yoktur.


3-GECE FOTOĞRAFÇILIĞI

1-Gece fotoğraf çekip restoranların kapısını ağaçların üzerlerini süsleyen neon ışıkların rengârenk dünyasını göstermek isteği oluşur bazen  insanda.  Bu durumda ilk yapılacak iş fotoğraflarını güneşin battığı ilk saat içinde çekmeye çalış. Gökyüzünün « parliement mavisini » yakalamalısın. Çok güzel bir renktir ama yarım saat 45 dakika içinde kaybolur2-Işık az olduğu için tripod kullanmak mecburiyetindesin. Işık ayarını mükemmel yapmalısın her zaman olduğu gibi. Üçayak kullanmak zorunda olduğun zamanlarda  ya uzaktan bir kumanda veya kablo kullanacaksın ki titreşimler makinene aksetmesin. Bu aksesuarların yoksa zaman ayarlayıcısını (timer veya geciktirici de diyebiliriz) kullanabilirsin. Yeni makinelere içindeki aynanın açılıp kapanma hareketi görüntüye yansımasın diye bir düzenek yapmışlar onu da devreye sokabilirsin. İste o zaman dergilerde gördüğün kadar net fotoğraflar çekebilirsin. Ünlü bir fotoğraf gurusuna bakılırsa fotoğrafta başarılı olmak için 24 saat üçayak ve yukarıda saydığım titreşim azaltıcı önlemleri almak gerek. Ama bunun ne kadar zor olduğunu hepimiz kabul ediyoruz.3-Işık ayarını karanlığa göre ayarlayıp flaş patlatırsan hareketi dondurursun ve arkada güzel gece tonlarında renkler olan bir fotoğraf elde edersin.4-Eğer üçayağın yoksa ISO ayarını en yukarıya çek. Bu yüksek ISO ile çekilmiş fotoğraflarda gren veya noise denilen bir sorun oluşacaktır. Fotoğrafının üzerine kum serpilmiş gibi hissedeceksin. Ne yapalım her şeyin bir bedeli var. Üçayağını evde unutmasaydın. Hoş bu grenlenme bazı siyah beyaz fotoğraflara çok hoş bir tat katar ve makbul kabul edilir ama her zaman değil onun için dikkatli ol.5-Gece fotoğrafı çekmeye yalnız çıkma özellikle Beyoğlu’nda başına ne iş geleceği hiç belli olmaz. En azından fotoğrafa dalmışken cüzdanını çekerler.6-Dolunaylı geceleri kolla üçayak üzerinde uzun pozlama yapıp deniz üzerindeki dalga hareketlerinin çok güzel etkiler yaratmasını sağlayabilirsin.7-Işıkla boyama güzel bir oyundur. Bazıları karanlıkta makinelerini sağa sola çevirip değişik ışıkla boyama görüntüleri elde ederler, hatta bunları sanki önemli bir işmiş gibi  sergileyenler de vardır.8-Işıkla yazdırma tekniği basit gibi görünse de gene de deniyim isteyen hoş bir tekniktir. Çok uzun pozlama ile eline bir fener alıp hassas bölgeye sevdiğin bir kişinin adını yazdırabilirsin.9-Trafik ışıkları ve süratle gecen araçların ışıkları da güzel görüntüler verirler. Üçayağını hazırla ışık ayarını iyi hesapla uygun bir noktaya yerleş ve başla çekmeye, kolay gelsin;10-Karanlıkta beyaz ayarında sorun yaşayabilirsin bu durumda çevredeki ışıkların sıcaklığına göre beyaz ayarını manüel yapmalısın. Dene. Sabah erken kalkman gerekiyorsa çok geçe kalma ve üstünü sıkı giyin yoksa üşütür hasta olursun.Sent from Yahoo Mail yasemingok


4-MANZARA FOTOĞRAFI 

1-Ya sabah erken güneşin doğuş saatlerinde veya akşam üzeri güneşin batma saatlerinde ava çıkmalıyız. Renkler yumuşar ve renk dağılımı daha hoş olur. Günün bu saatlerine “sihirli saatler” diyen fotoğrafçılar vardır. 2-Araştır. Gideceğin yerle ilgili ön bilgi topla. Haritaya bak. Gittiğin yerde yürü ve sağa sola bak, dikkatle araştırırsan güzel fotoğraf veren bir nokta bulacağına eminim.3-Manzara fotoğrafında anahtar kelime “kompozisyon”dur. Kompozisyon aynı zamanda fotoğrafın da en önemli konularından biridir.  Bu konuyu ayrı bir ders olarak da işleriz  ama temel fotoğraf kursunda bunları belki de öğrenmişsindir. Muhtemelen diyafram, enstantane ve alan derinliğini de biliyorsundur.4-Neyse kompozisyon denilince de “altın oran” aklına gelsin yani gördüğün alanı üç parçaya böl. Hem yukarıdan aşağıya hem de soldan sağa. Bunu sana yazının sonunda bir şekille göstereceğim o zaman daha iyi anlaşılır.5-İyi bir manzara fotoğrafçısının çantasında bir tane polarize filtre bulunur. Bu filtre mavi gökyüzünde kontrast ve satürasyonu arttırır ayrıca parlak yerlerden gelen yansımaları yok eder. Polarize filtrelerle lenslerimizin çaplarının ayni olması lazım yoksa birbirlerine uymazlar.6-Manzara fotoğrafları geniş açılı lenslerle çekilir ve fotoğrafın en önündeki noktadan en sonundaki noktaya kadar net olması beklenir. Bunu sağlayabilmek için diyaframını maksimum kısman gerekir( yani f:16 ve üzeri); bu şekilde alan derinliğini artırırsın. Ama diyaframı kıstığın için içeri giren ışık da azalacağından enstantane hızını yavaşlatmak gerekir. Bu durumda en ufak bir titremede netlik bozulur… Bu durmda  üçayak veya tripod gerekir. İyi fotoğraf için mutlaka tripod kullanmalısın.7-Manzara fotoğrafında diğer bir sorun da gökyüzünün çok aydınlık olması ve toprağın daha karanlık olması sorunudur. Bizim gözümüz bunu fark edip ayrıntıları görür ama maalesef o kadar para verip aldığımız Canon’lar bu işi o kadar iyi yapamazlar. İnan bana Nikon’lar da öyledir. Bu sorunu çözmek için ND filtreler kullanılıyor; ND natürel dansite demek. Fotoşopta olmayan tek filtre bu diye biliyorum ama yanılıyor olabilirim. Fotoşopta hani her şey vardı ya.8-Manzara fotoğrafı deyince aklına sadece toprak, deniz, kumsal, nehir ve gökyüzü gelmesin. Bu görüntülerin içine insanin varlığını hissettirecek bir şey bulup sokarsan fotoğrafın tadından yenmeyecek hale gelebilir. Kumsalda yürüyen veya uzanmış güzel bir kız veya eski bir kulübe fotoğrafına tat katmaya yeter de artar bile.9-Fotoğrafını çektikten sonra postprodüksiyon denilen bilgisayar muamelesinden geçirmek her zaman fotoğrafı cilalar bu nedenle fotoğraflarını RAW formatında çek ki düzenleme imkânlarını arttır.10-Manzara fotoğrafçılarının kullandığı son bir ipucu vereceğim sana. Makinen tripod üzerindeydi hatırlarsan enstantaneyi 1 veya 2 saniyeye yükseltirsen suların üzerindeki küçük dalgacıklar veya ürpertiler fotoğrafta su yüzeyini pamukla kaplanmış gibi yapar; bu da çok güzel bir etki yaratır. Bu derslik bu kadar. Şimdi  internete gir ve Fay Godwin, Joe Cornish ve Charlie Waite nin işlerine bak. Bakalım beğenecek misin? Google i kullan, istersen Yandex’i de kulanabilirsin ☺Altın oranı anlatan bu krokide kayık altın oran noktasında duruyor. Aslında biraz daha yukarıda 2 çizginin tam kesişme noktasında durması gerekirdi.. Bu altın oran da tartışma konusudur. Konuyu o noktaya değil de fotoğrafın tam da ortasına oturtmuş veya atipik bir yere yerleştirmiş bir çok harika fotoğraf vardır.
10 maddede Çaylak Hocadan fotoğraf dersleri  
Hareketli konu fotograflari
1-Önce çektiğin konuyu öğren. Sportif bir olay çekiyorsan o sporun kurallarını en azından temel kurallarını öğren.2-Olayın en önemli anının oluşacağı noktayı önceden manüel olarak fokusla ve o belirli anda üst üste kareler çek. Makinen foküs yapmayla oyalanmasın. 3-Enstantane sürati 1/500 den yavaş olmamalı.4-“Panning” denilen tekniği uygulamaya çalış. Panning demek makineyi hareketli olayla birlikte aynı yöne doğru hareket ettirmek demektir. Bu sayede olayın arkasındaki zemin hareket duygusu uyandıracak bir fluluk alır.5-Doğru yere yerleş. Olayın arka planını iyi hazırla. Arka plan karışıksa fotoğrafın güzel çıkmaz. 6-Uzun odaklı objektifle çekmelisin örneğin 300 veya 400 mm. Uzun süre olay takip edeceğin için bir monopod üzerine koyman yorulmanı engeller.7-Makinenin düğmelerini, ayar yerlerini iyi öğren yoksa kafan “hangi düğme neyi ayarlıyor” konusuyla meşgulken iyi fotoğraflar çekemezsin. Makineni iyi tanı!!!!8-Yeni makineler arkası arkasına çekim yapıyorlar. Çok kısa oluşan bir olayı yakalayacağından bu “mod”u kullan çok sayıda fotoğraf çekmenin sana zararı olmaz kartında nasıl olsa bol yer var.9-Bol bol egzersiz yap, özellikle “Panning” yapmak tecrübe ister.10-Spor fotoğrafçılarının eserlerini incele. İnternette bulabilirsin. Örneğin Eadweard Muybridge, Bob Martin, Tom Jerkins ve Eamonn McCabe’nin fotoğraflarına bak.

5Şehir fotoğrafçılığı ve  mimari fotoğraf


1-Çevrene bir bak.  Şehir yaratıcı fotoğrafçılık için biçilmiş kaftandır. Her gün geçtiğin yollarda, girdiğin dükkânlarda güzel fotoğraflar için fırsatlar yakalayabilirsin. Dikkatle bakman yeterli.. Sadece bak. Tekrar bak şaşırtıcı bir şey görebilirsin. Eğer göremiyorsan birkaç gün sonra aynı yere tekrar git ve tekrar bak göreceksin:)2-Şehirde binalar ve objeler arsındaki boşluklar ilginç şekiller gösterebilir. Buna negatif mesafe denilir. Bu sana anlamsız gelebilir ama pozitif bir şeydir. Negatif mesafeleri gözlemlemek güçlü kompozisyonlar kurmana yardım edebilir. Yeter ki dikkatle gözlemle.3-Yüksek binaları alttan çektiğinde binalar yukarıya doğru yamulmaya ve ortaya doğru yatmaya başlarlar bu perspektif denilen olaydır. Bu durumu düzelten pahalı lensler vardır ama en güzeli fotoşopta düzeltmektir.4-Şehirdeki modern binaların şekilleri ve kullandıkları malzemeler fotoğrafçı için çok güzel ortamlar yaratır. Bunlardan çok güzel soyut (abstre) fotoğraflar çıkar. Ya da uzun fokuslu objektiflerle bu binaların bazı güzel bölgelerini çekersin veya geniş açıyla farklı bakış açılarından çekebilirsin.5-Güneş doğuşunda şehir manzaraları güzel olur. İnsanlar çok azdır caddeler yeni yıkanmıştır veya temizlenmiştir. İnsanların az olması fotoğrafının içine insan koyma demek anlamına gelmiyor tam tersine şehir fotoğraflarında insan görünmesi fotoğrafa anlam katar ve insan boyutu diğer objelerin gerçek boyunu anlamana yardımcı olur.6-Sıradanlıktan uzaklaş şehrin binlerce defa çekilmiş klişe görüntülerini bir kenara bırak. Başka yerlerde gezin farklı görüntülerle karşılaşacaksın..7-Taşıyacağın makina ve lenslerini iyi hesapla gereksiz ve kullanmayacağın aletler seni yorar ve bıktırır. Kullanacağın uygun lens ve tripodu al yeter. Ayakkabıların ve kıyafetlerin rahat olsun. Yanına da sevdiğin anlastığın fotografa meraklı bir arkadaş al.8-Yeni dijital makineler çektiğin fotoğrafların enlem ve boylamlarını fotoğrafın “exif” denilen bilgileri içine yükleyebiliyorlar. Bu bilgileri kullanarak çekilen fotoğrafın google earth de yeri anlaşılıyor. İşte o zaman karın, kocan veya sevgilin hangi saatte nerede olduğunu anlayabiliyor ve o saatte berberdeydim demek de işe yaramıyor:)9-Bazı binaların fotoğraflarını çekmek ve yayınlamak izine tabidir. Özellikle de fotoğraflarını daha sonra satmayı düşünüyorsan mutlaka o binanın yönetiminden izin almalısın. Yabancı ülkelerde bu iş başını hukuki olarak belaya sokabilir. Buna dikkat et. Bazı özel binalarda güvenlik açısından fotoğraf çekilmesine izin vermezler. Bu durumları tam olarak bilemiyorsan aklıselimini kullan. Özellikle resmi ve askeri binaların fotoğraflarının çekilmesi yasaktır.10-Şehir ve mimari fotoğrafçılığında şeytan ayrıntıda gizlidir. Büyük bir binanın tamamını kareye sokmaya çalışacağına önemli bir ayrıntıyı yakalamaya çalışmalısın.

6Siyah beyaz fotoğraf


1-Artık renkli fotoğrafları fotoşopta tek tuşla siyah beyaza çevirebiliyoruz. Tabii bu işin kolay yanı oluyor hani ustaların « tüfek çıktı mertlik bozuldu » dedikleri durum. Hâlbuki siyah beyaz fotoğrafın sanat yani çok kuvvetlidir ve bu fotoğrafı çekmeden önce her şeyi siyah beyaz ve gri tonlarında görmeye çalışıp, öyle düşünüp kurgulamaya çalışmak gerekir; yani kafanda siyah beyaz ve tonlarında düşünerek hazırlanmalı çekmeye… Renkli çekip siyah beyaza çevireceksen bile siyah beyazmış gibi görmeye çalış; bu belki sana biraz  saçma gelebilir ama bunun önemini daha ileride anlayacak ve hocana teşekkür edeceksin. 2-Eskiden film kullanarak fotoğraf çekenler , ( eskiden dedim ama hala çekiyorlar,) bazı filtreler kullanarak duruma müdahale ederlerdi (hala ediyorlar). Örneğin kırmızı renkleri filtreleyen filtrelerle kontrast arttırıyorlar. Sonra da sen bunu fotoşopta yaptığında şike yapıyorsun « mertlik bozuldu » diyorlar. Ama sakın sen onlara karşılık verme ne de olsa onlar ustalarımız. Bunu inanarak soyluyorum çünkü fotoğraf sanatı analog fotoğrafçıların gönüllerini koyarak yaptıkları çalışmalar olmasaydı bugünkü durumuna asla gelemezdi. Bu nedenle onlara şükran borçluyuz. Ayrıca Dijital makinelerle de filtreler kullanılabilir. Bazı gelişmiş fotoğraf işleme programlarında inanılmaz sayıda filtreler bulunuyor. « Nik software » anahtar kelimeyle  internete gir orada ki filtreleri incele.3-Fotoğraflarını  « duotone » da denilen tek renkle boyayabilirsin ama renklerin vereceği etkiyi bilmen gerek. Örneğin mavi soğuk bir hava verir. Sepia denilen hafif sari kahverengi tonlara kaçan renk nostalji demektir ve eski günleri anımsatır. Bunu  fotoşopta deneyerek öğrenebilirsin. 4-Siyah beyaz fotoğrafta başka bir numara daha öğreteyim sana eski karanlık oda fotoğrafçıları bir sürü kimyasal kullanarak açık tonları başka renge koyu tonları başka renge doğru kaydırırlardı. Güzel etkiler elde ederlerdi.  Bugün aynısı fotoşopta yapabilirsin.5-Siyah beyaz fotoğrafta renk yoktur ama doku ve sekil güzelliği ön plandadır. Bu nedenle siyah beyaz fotoğraflar çekeceksen renkleri unut onun yerine şekilleri ve ışığı düşün.6-Makinende RAW formatı varsa siyah beyaz çekerken bu formatta çek çünkü daha sonra bunu çok basit bir şekilde hiç bilgi kaybı olmadan siyah beyaza çevirebilirsin. Tonlarla oynayabilir renk ekleyebilir fotoğrafın köşelerini koyultup (buna fotoğrafçılar “vignet”  yapmak derler ) değişik bir hava verebilirsin.7-Siyah beyaz fotoğrafçılığın alanına infrared fotoğraflar da girer çok farklı bir tat bırakan fotoğraflardır bunlar. Eski makinelerde bir düzenek değişikliğine ihtiyaç gösterirdi simdi fotoşop sağolsun☺8-High key ve low key denilen tekniklerle tek tonda ya çok açık veya çok koyu fotoğraflar çekebilirsin bu gerçekten çok etkili oluyor. Bu sayfanın sonuna  high key tekniği ile çekilmiş bir fotoğrafı ekliyorum. Bu teknikle fotoğraf çekmek istiyorsan önce fotoğrafı çekerken ışık ayarlarını doğru yapman gerekiyor çektiğin konunun detayları kaybolmadan aydınlık çekmelisin sonra fotoşopta değerleri en uca kadar taşımalısın. Bir dene nasılda güzel işler çıkardığını göreceksin☺9-HDR (high dynamic range) fotoğrafBazı fotoğraflarda fotoğrafın yarısı çok açık yarısı da çok koyudur. Hâlbuki sen her yerinin ışığının dengeli olmasını istiyorsun. Açık bölgelerin biraz koyulaşmasını koyu bölgelerin de biraz açılmasını istiyorsun. Bunun için biri aydınlık biri normal ve biri karanlık üç değişik ışık ayarında üç fotoğraf çekmen gerekiyor sonra bu üç fotoğrafı  fotoşopa vermelisin o sana her yeri dengeli ışık alan bir fotoğraf yaratsın. Sen de HDR fotoğraf çektim diye övünebilirsin. 
 10-Çok fazla fotoğraf çekmek parmağında nasır yapmaz bilgisayarında yer tutar hepsi o. Ama senin giderek daha iyi fotoğraflar çekmeni sağlar. Durmadan fotoğraf çekmeyi dene, siyah beyaz bakmaya, siyah beyaz görmeye başlayacaksın, şekilleri ve ışığı daha iyi değerlendirmeye başlayacaksın. Bir gözün yavaş yavaş kararmaya diğer gözün de yavaş yavaş beyazlaşmaya başlayacak.


Çaylak Hocanın Acemi talebesine son dersi


7YARATICI FOTOĞRAFCILIK


1-Hiç böyle de ders olur mu, eski köye yeni adetler mi geliyor  deme. Fotoğraf artık sanat dalı olarak kabul görüyor dolayısıyla yaratıcı bakış açısına sahip olmalısın. Bunun içinde buraya kadar vermeye çalıştığım kuralları burada yıkmalısın. Tabii ki bazı temel kuralları çiğnemeden, yoksa fotoğrafın çıkmaz. Örneğin altın kuralı çiğneyip ufuk cizgini üçte bire değil beşte bire taşıyabilişin. Veya fotoğrafın tam ortasından geçirebilirsin. O zaman fotoğrafın ortasından ufuk çizgisi gecen fotoğraf olur.2-Renklerle oyna. White balans ayarınla oyna. Gündüz fluoresan ışığına ayarla gece güneş ışığına ayarla nasıl farklı fotoğraflar elde ettiğini göreceksin. Frapan, çarpıcı renkleri yan yana getirmeye çalış, etkili fotoğraflar elde edebilirsin.3-Netlik ayarını değiştir. Flu alanlar değişik duygular uyandırır. Bunun için f değeri küçük objektifler kullanmalısın. Flu şekiller ve renklerin birlikteliği güzel fotoğraflar yaratabilir. Aynı görüntüyü bir kaç kez değişik fokus ayarları ve kadrajlarla çek farkları gör. Ders çalışıyoruz ya… Bunlar da ödevlerin olsun.4-Nedense herkes fotoğraflarının net olmasını ister onun için ya üçayak kullanırız veya hızlı enstantane ile çekeriz. Oysa fotoğrafın içinde hareketli bir görüntü oluşursa da çok hoşumuza gider başka bir duygu yaratır. Bunun için enstantaneyi bir veya iki saniyeye ayarlayıp (tabii ışık ayarını hesaplayıp diyaframı ayarını da ona göre yapmalısın) hareketli görüntüler elde etmeye çalış.5-Bazı lensler görüntüleri deforme ederler. Onlardan edinmeye çalış, çocuklar sana doğum günü hediyesi almak istiyorlar, ben onların kulaklarına su kaçırırım.6-Yaratıcı fotoğraflar icin fotoşop bulunmaz bir olanaktır. Bu programı kullanmaya başladıktan sonra göreceksin yaratıcılığına sınır olmadığını göreceksin. Tanrının bir dijital fotoğrafçıya en büyük armağanı fotoşoptur sanıyorum. Corel Photo da fena bir program değil.7-İki fotoğrafın güzel bölgelerini tek fotoğrafta birleştirip fotomontaj yapabilirsin. Fotoşopta bu oldukça kolay. Fotomontaj yapmaya başladıktan sonra isi gücü bırakıp bilgisayarın basından kalkmak istemeyebilirsin.8-Çeşitli objeleri scanner in üzerine koyup taratıp yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edebilirisin. Bunlarla da güzel montajlar yapabilirsin.Evde kendi stüdyonu kurabilirsin. Çok ucuza bir iki ışık kaynağı ile değişik objeleri kullanarak ve değişik ışıklar deneyerek “natürmort” fotoğraflar çekebilirsin.9Fotokritik .com da veya benzeri sitelerde yüzlerce binlerce su ve damlalarla çekilmiş deneysel fotoğraflar var onları da bir incele. Suya yukarıdan bir taş atıyorlar veya su damlatıyorlar suyun yüzeyinde oluşan damlacığı havada yakalıyorlar. Deneyerek ve uğraşarak bir kaç saat içinde öğrenebileceğin bir teknik. Sonra ne mi oluyor. Ben de “damla”nın fotoğrafını çektim diye anlatıyorsun. Ballandırmayı unutma ☺ benzer çalışmaları dumanla da yapabilirsin. 10-Fikir bulmakta güçlük çekersen diğer sanat alanlarından ilham almaya çalış. İpucu vereyim; Hocam Merih Akoğul çok caz dinlerdi.

Covid-19 günlerinde Mutluluk Paradoksu

Mehmet Ömür

Mutluluk konusu hep kafamı meşgul etmiştir. Bugün daha çok meşgul ediyor. Ben meslekten hekimim ama psikolog değilim. Bu yazıyı kendi gözlemlerime, psikososyal ve felsefi çıkarımlarıma göre yazıyorum, mutlaka eksiklerim vardır. Tek amacım mutlu olmak. Sait Faik gibi değilim, yazmasam çıldırmam, ama yazarsam mutlu olurum. İçimi döker rahatlarım.

Yazının başlığı mutluluk paradoksu. Çünkü konu çok çelişkili. Bu yazıda “Mutluluk öğrenilebilir mi?” ve “Bilgelik, felsefe bir insanı mutlu eder mi?” sorularına cevap aramaya çalışacağım.

Orada içimde -ne olduğunu bilmiyorum- ama biliyorum ki içimde

Nedir bilmem -bir ismi yok- söylenmemiş bir söz

Hiçbir sözlükte yok, hiçbir ifadede, hiçbir sembolde

Üzerinde salındığım dünyadan daha da fazla salınan bir şey

Ona göre yaratılış sarılışıyla beni uyandıran dosttur

Anlıyor musunuz kardeşlerim?

Kaos ya da ölüm değil -biçim ahenk, plan- sonsuz yaşam o

O “mutluluk”

Bu satırların yazarı modern Amerikan şiirinin yaratıcısı Walt Whitman.

Mutluluğun tanımını başlangıçta yapmak isterdim ama bu o kadar zor ki bunu mutluluğun tarihçesi içinde anlatmaya karar verdim.

Antik dönemde mutluluk erdemli yaşam ve ahlaklı olmakla eşdeğerdir. Platon, Aristo, Seneca ve Epiktet gibi Stoacılar böyle düşünüyorlar ve toplumları bu düşüncelerle biçimlendiriyorlardı. Ortaçağda mutluluk “öteki dünyaya” gönderildi. Ne kadar sevap işlersek öteki dünyada o kadar mutlu olacaktık. Rönesans’la birlikte Aziz Thomas Aquinas ve Dante gibi düşünürler mutluluğu öteki dünyadan bu dünyaya geri getirdiler. Uzun süre dini ve laik mutluluk tanımları arasındaki tartışmalar sürüp gitti.

17’nci yüzyıldan itibaren de mutluluk konusunda “iyi olmaktan” çok kendini “iyi hissetme” kavramı öne çıktı. Fransız devrimi, Rousseau, İnsan Hakları Bildirgesi, Hobbes, Locke, Humes gibi filozoflar ”özgürlük” kavramını öne çıkardılar. İngiliz Protestan düşüncesi de aynı yönde ilerledi.

Mutluluk da böylece Sokrat’ın “ne şekilde yaşamam gerekir” sorusunu dikkate alan erdemli yaşam tarzından “gerçekten ne istiyorum” sorusuna cevap arayan özgürlükçü tarza yöneldi.

20’nci yüzyılın başlarında konuyla sosyoloji ilgilenirken 20’nci yüzyılın geri kalan kısmında psikoloji mutlulukla ilgili araştırmalara başladı. Bir önceki yüzyılda bu konuda 16 tane araştırma varken 20’nci yüzyılda binlerce araştırma yayınlandı. Acaba bu kadar araştırma mutluluğun ne olduğunu anlamamıza yardım etti mi? Bu tartışılır. Larkin’e göre “mutluluk” 1963’te icat edildi.

Ahlaki alandan uzaklaşıp bireysel ihtiyaçlara yönelik eğilim o günden beridir değişken bir seyirle günümüze kadar gelmiş ve belirgin bir zıtlık ortaya çıkmıştır. Mutluluk kavramının bugünkü kullanımı yeni bir gelişmedir ve tarihin diğer dönemlerine uygulanamaz.

Bugünkü mutluluk anlayışının temelinde Amerikan anayasasına bunu madde olarak koyduran Thomas Jefferson vardır. Bu maddeye göre;

  • İnsanlar eşit yaratılmışlardır. Tanrı tarafından devredilemez haklarla donatılmışlardır. Bu haklar arasında YAŞAMA, ÖZGÜRLÜK VE MUTLULUK ARAYIŞI vardır.

Aydınlanmanın iyimserliğine karşın mutluluk siyasi bir kavram olarak başarı sağlayamadı. Sorunun temelinde “Bu devredilemez hakkın bizi yetkili kıldığı mutluluk ne tür bir mutluluktur” sorusu yatmaktadır…

Mutluluk kavramının kötü politikalara yol açmasının nedeni, tanımlanması çok zor olan bu kavramın, her türlü eylemi haklı çıkarmak için kolayca kullanılabilmesidir. Yani bu kavramdan yola çıkarak mutlu olmak için “her yol mübahtır”a gidilmektedir, ki asıl tehlike burada yatmaktadır.

Kanser koğuşu adlı eserinde Soljenitsin konuya şöyle yaklaşır; ”mutluluk bir seraptır. İşte o mutluluk için ben, içinde gerçekleri barındıran tüm kitapları yaktım.” Son lokmamızı paylaşabilirsek eğer, işte o zaman mutlu olabiliriz. Eğer sadece “mutluluk“ ve “bolluk” fikirlerine takılıp kalırsak yeryüzünü duyarsızca tıka basa doldurarak tarihin en dehşet verici toplumunu yaratacağız. Soljenitsin çok da haksız gibi durmuyor. Amin Maalouf da “Çivisi Çıkmış Dünya” adlı kitabında benzeri konulara değiniyor. Göçmen sorunları ve çevresel değişiklikler nedeniyle dünyanın başının belada olduğunu vurguluyor. Aynı son yılların önemli düşünür ve tarihçisi Harari gibi.

Erdemi “mutluluk” kavramının bir parçası haline getirdiğimizde; ahlaki ve toplumsal nasihatler alıp başını giderken, erdemin yerine “kendini iyi hissetme” unsurunu koyduğumuzda her şeyin mübah olduğu bir “mutluluk” kavramı ortaya çıkmaktadır. 

Kitapçılara girdiğimizde diyet kitapları ile mutluluk üzerine yazılmış kitapların rafları doldurduğunu görüyoruz. Mutluluk ne kadar bilinmez ki herkes mutluluk üzerine yazıyor. Mutluluk gurularının kitaplarını incelediğimizde temel olarak şunları görüyoruz;

“Mutluluk kovaladığımız için hep son anda elimizden kaçırdığımız, oysa sakince dursak üzerimize konacak bir kelebek gibidir.”

Veya

“Eğer bilinçli bir şekilde mutluluğu seçerseniz hedefinize çok daha rahat ulaşabilirsiniz.”

“Mutluluk için harekete geçmeniz gereken doğru zaman şu andır. Mutluluğu bir alışkanlığa çevirebilirsiniz. Kelebeği kovalayın.”

“Azmederek mutluluğu yaratabilirsiniz. Bunun için iyilik yapın, övgü ve minnet kazanın, ama bunları talep etmeyin.”

“Kendini tanı, başkalarının isteklerinden çok kendi gerçek ihtiyaçlarını karşıla.”

“Değişmek için yeterince cesur ol ve en az yürünen yolu seç.”

Elindekiyle yetinmeyi bil ve “Erkeklerin Mars’tan Kadınların Venüs’ten” geldiklerini unutma.

Mutluluk gurularının nasihatleri benzer şekillerde sürüp gider. Biz de mutluluk kavramı hakkında tek bir tanım bulamasak da onun nasıl bir şey olduğunu biraz da olsa anlarız.

Psikolojik araştırmaların çoğu da popüler mutluluk kitapları gibi çok karmaşıktır. Sosyal psikolog Michael Argyle yüzlerce psikolojik araştırmayı taradıktan sonra şöyle bir sonuca varır:

— Mutluluk kısa vadede olumlu bir ruh haline geçiştir. Geçmişteki hoş olayları hatırlama, eğlenceli filmler seyretme, neşeli müzikler dinleme, gülümsemeler, şakalar, oyunlar, hediyeler bunu sağlayabilir. Ama etkileri kısa sürelidir. 

Aşırıya kaçmamak koşulu ile alkolü de tek tedavi aracı olarak göstermektedir Michael Argyle. Yüzlerce araştırmayı inceleyip sonuçta bize mutlu olmamız için eğlenceli filmler, TV seyretmeyi ve alkolü önermesi düşündürücüdür.

Bugün mutluluk erişilmez bir kavram, çünkü ikilem içeriyor. Günümüz bizi ahlaki geçmişimizi bir kenara bırakıp arzularımızın peşine düşmeye zorluyor. Siyahı bırak beyaza geç. Şaşkınlık içinde bocalıyoruz. Covid-19 bize yol göster lütfen!

Özgürlük tek başına her şeye yetmiyor, diğer taraftan eski ahlaki otorite de yetersiz kalıyor. 

Demek ki mutluluk arayışının “gerçekten ne istiyorum” sorusuna onun eski çağlardaki karşılığı olan “Ne şekilde yaşamam gerekir” sorusu ışığında yanıt vermek gerekir. Psikolojik olarak birinci soru özgürlük hissine duyulan ihtiyacın ifadesi iken ikinci soru onaylanma hissine duyulan ihtiyacı gösterir. Benliğimizin zıtlıklarında bütün mistik ve birbirleri ile çatışan ihtiyaçlar insan olma durumunun özünü oluşturur.

Freud meşhur kuramında ego ile süper-ego’yu karşı kutuplar olarak karşı karşıya getirir. Ego “Gerçekten ne istiyorum”a karşı gelirken süper-ego bize “Nasıl yaşamamız gerektiğine” dair ahlaki komutlar verir.

Abraham Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinde insanları ikiye ayırır. Kendini gerçekleştirmeye çalışanlarla (iç güdümlüler), toplumsal ve statü kazanmaya çalışan insanları (dış güdümlüler) iki grupta toplar. 

Her toplumun çekirdeğini oluşturan ahlaki alanları özerklik ve ortaklık olarak tanımlayan antropologlar vardır.

Bu karmaşık ve çelişkili kavramları bir süzgeçten geçirelim; çağımızda kendini özgür hissetme ihtiyacı ile kendini onaylanmış hissetme ihtiyacı arasında çatışma vardır. Kişinin onaylanmaya duyduğu ihtiyacın özgürlük ihtiyacından farklı olarak ahlaki bir boyutu vardır. Bu durum özgürlükten vazgeçmeyi de beraberinde getirir. Bu onaylanma ihtiyacı her zaman tanrı ve gelenekler tarafından karşılanamıyor. Modern batı toplumlarında onaylanmanın diğer insanlar ve toplum tarafından da yapılması gerekiyor. Yani ahlak bir yerde özelleştirilmiş oluyor. Özgürlük diğer insanların gittiği yollardan ayrılma, kullandığı dilden kaçma ve kuralları çiğneme ihtiyacını temsil ederken onaylanma ise kurallara boyun eğme ve alkış arama ihtiyacını anlatıyor.

Özgürlük ve onaylanma arzularının gerçekleşememesi insanda depresyonun iki değişkeni olan kapana kısılmışlık ve aşağılanmışlık hislerini ortaya çıkarır. Freud’a göre mutlu yaşamın iki bileşkesi çalışma ve sevgidir. Yani iş ve ilişki. İnsanlar işlerinden ve ilişkilerinden yakınıyorlarsa ya özgürlükleri yoktur veya onaylanmadan yoksundurlar. Onaylanma peşinden fazla hevesle koşanlar, muhtaç ve korkak bir izlenim verirler. Aşırı özgürlük heveslileri ise bencil, çocuksu ve dengesiz görünürler. Özgürlük arzusu ve onaylanma arzusu birbirleriyle doğrudan çelişir. “Mutluluk arayışı” özgürlük ve onaylanma arasındaki bu ikilemi çözme arzusunun bir ifadesidir. 

Buraya kadar yazdıklarım genel psikososyal, tarihi ve felsefi olarak bildiğiniz kavramlar, benim size söylemek istediğim, mutluluğun içindeki bu çelişkili özgürlük ve onaylanma kavramlarının nasıl çözümleneceği konusudur, sorunsalıdır. Ben birbiriyle zıt gibi görünen iki kavramın bazı ortamlarda bir amalgam haline gelebildiğini düşünüyorum. Özgürleşmeyi ve aidiyeti bir arada insanlara sunan dostluktur, sevgidir, paylaşımdır, aidiyettir. 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Rüknettin Resuloğlu’na yazdığı bir mutluluk şiiri ile geçiş yapalım.

MUTLULUK

Tap burada

Tap şurda

Tap kapının arkasında

Tap göklerin ortasında

Ne Hint’tedir ne Çin’dedir

Gözlerimin içindedir

Bazen bana benden yakın 

Bazen bana benden uzak 

Yine benim içimdedir

Anlık mutluluk ile zamana yayılmış mutluluk bir değildir. İkisini de bize sevdiklerimiz, yoldaşlarımız aynı anda sağlamaktadır.

Özgürlük ve onaylanma ihtiyaçları birbirleriyle çatışır gibi görünseler de birbirlerinden beslenirler. Bu iki kavramın iç içe ahenk içinde yaşanabileceğini düşünmek ve anlamak zor olsa da bu mümkündür. İşte bu yüzdendir ki mutluluk sözcüğüne tam karşılık gelecek bir sözcük bulunamıyor. Oysa var. Kavram zıt ihtiyaçların sentezini içinde barındırıyor. Yaşamda siyah ve beyaz yan yana duruyor. Dualite kavramını kavramamız gerekiyor. Özgürlük ve onaylanma, mutluluk arayışı bakış açısına bağlı olarak, birbirleriyle derin bir ilişki içinde olan kavramlardır. Bu iki kavram iki uçta yer alan zıt kutuplar olarak görülmelerine rağmen bunlar bir ahenk içinde değerlendirilebilir. İkisi bir arada mabetlerimizde bir erdem döngüsü çiziyor.

Bir başka görüşe göre insanoğlu hem tanrının eseri hem de şeytanın parçasıdır. Türlü meziyetleri ve melanetleri bir arada taşır. Kaosu ve düzeni bir arada yaşamaktadır. Vahdet-i Tezat yani zıtlıkların birlikteliği adı verilen bu karşıtlıklardan “İlahi Denge” doğmaktadır.

Şimdi mutluluğa bir de dışarıdan bakalım. İktisatçıların mutluluğu ölçebildiklerini görüyoruz. Ortalama kişi başına düşen gelir, sağlık, ortalama yaşama süresi, eğitim, çevremizdeki su ve havanın temizliği. Güvenlik, eşitlik, çalışma imkânları iktisatçıların mutluluk kriterleri olarak karşımıza çıkıyor. Bugün bu rakamlar süratle değişiyor. “Apocalypse now”.

Ama onlara göre bile belirli bir kazancın üzerindeki para mutluluk getirmiyor. Buna Easterlin paradoksu adı veriliyor. İnsanlara kazançlarının seviyesinden çok aynı yaşlardaki kişilerle kendilerini kıyaslamaları mutluluk getiriyor. Erişkin dönemlerde kadınlar erkeklerden daha mutlu ama yaşlanınca erkekler kadınlardan daha mutlu oluyorlar. Din, aile ve dostlar kendini iyi hissetme duygularını besliyor. Eğitim seviyesinin de insanı daha mutlu etmediği, araştırmalarla gösterilmiş. Mutlu olmak öğrenilebilir. Mutlu olmak için kişisel gelişim önemlidir. Mutluluğun içimizden geldiğini de biliyoruz. Mutlulukta dış etkenlerin sadece %10-15 rol oynadığı gösterilmiş. Oysa %50’si genetik özelliklerimiz ile belirleniyor. Mutlu bir beyin çocukluktan itibaren şekilleniyor. Çocuklukta mutsuzluğu öğrenmiş bir kişi, tüm yaşamında bunu üzerinde taşımaktadır. Mutluluk beynimizin sol ön kısmı ile ilgilidir. Mutlulukla ilgili en önemli madde de beynimizde salgılanan dopamindir. Prozac ve serotonin dopamini harekete geçirerek etki ediyor. Bütün uyuşturucuların dopamini aktive ettiği biliniyor. Biz istersek dopaminlerimizi dost ortamlarında, sevdiklerimizin arasında aktive edebiliriz. Mutlu insanlar kardiyovasküler hastalıklara, kansere, astıma, romatizmaya hatta nezleye, belki de Koronavirüs’e daha az yakalanıyorlar. Mutlu olmak için anı yaşamak, meditasyon veya yoga yapmak ve psikoterapi faydalı. İlişkileri arttırmak yerine derinleştirmek de mutluluk veriyor. Vücuduna önem vermek, sağlıklı beslenmek ve spor yapmak mutluluğu artırıcı faktörler. 

Yazımı şöyle bitireyim, mutluluk karmaşık bir kavram ve daha çok bizim içimizde sevgili okurlar! Ne kadar çok bir araya gelir ve sevgimizi paylaşırsak o kadar mutlu oluruz. Neden Korona günlerinde Zoom toplantılarını arttırdığımızı sanıyorsunuz? Değişimlere uyum sağlarsak ve kendi kendimizi kandırmazsak, yani Mevlana’nın da dediği gibi “Göründüğümüz gibi olur ya da olduğumuz gibi görünürsek” mutlu oluruz. Bu zorlu bir çalışmadır.

Ama çalışmadan da mutlu olunmayacağını biliyoruz. 

Farinelli: Kralın şarkıcısı veya müzik aletlerinin kralı…

Muhteşem sesinin özelliği bir sır olarak kalan seslerin kralı Farinelli’nin sesi iki ayrı sesin üst üste kaydıyla yeniden yaratıldı. 

Mehmet Ömür 

Son Koronavirüs günlerinde çok sayıda film seyrettim. Çok müzik dinledim. Yenilendim diyebilirim. Paris’te kısa süre kaldığım 1994 yılında Fransa-Belçika yapımı Farinelli adlı filmi hayranlıkla seyrettikten sonra şarkıcı sesi ve şarkı söyleme ile ilgili bu yazıyı derlemeye karar vermiş ve bir yazı hazırlamıştım. O yazıyı ortaya çıkardım ve yeniden okudum. Ne kadar güzel bir iş yapmış olduğum konusunda kendimi ikna edip kendime bir Vivaldi dört mevsimi ısmarladım. Spotify tabii ki.

İnsana en yakın konuşmayı yapabilen ve anlayabilen yaratıklar olan bonobolar veya şempanzeler, ancak iki yaşında bir çocuğun konuşmasına ve algılamasına sahip olabiliyorlar. Sentaks yapma ve konuşma, insanoğlunun ayrıcalığı. Ya şarkı söyleme? Puccini, Caruso’yu dinledikten sonra “Seni bana Allah mı gönderdi?” diye haykırmıştır. Her ne kadar “Opera en güzel uyuyarak dinlenir” diye düşünenler varsa da, insan gırtlağının yaptığı sanatın ulaştığı doruk noktası, şan sanatçısının performansıdır. “Farinelli” adı ile ülkemizde de gösterilen film, insan sesi ve ses teknolojisi açısından birçok özellik taşıyor. Farinelli 18. yüzyılda sesi ile büyük başarı kazanmış, İspanya Kralı V. Philippe’in maiyetine girmiş, Haendel’in Londra’daki tiyatrosuna yaptığı rekabet sonucu iflasına neden olmuş İtalyan bir kastratodur (hadım edilmiş şarkıcı). Farinelli’nin kaydedilmiş sesi olmadığından filmdeki şarkıları iki sanatçı söylemiş. Bunlardan biri en ince erkek sesine sahip olan bir kontrtenor: Lee Ragin, diğeri bir soprano: Ewa Malas-Godlewska. Bu iki sesin tını ve renkleri birbirine yakın ve iki sanatçı da çok yetenekli. Sanatçılar parçaları okuduktan sonra iş montaja kalıyor ve teknoloji burada devreye giriyor. İki ses tek bir ses haline getiriliyor. 3000 yerde montaj yapılıyor. Ses mühendisi Philippe Depalle ekibi ile birlikte bu işi başarabilmek için 7 ay çalışmış. Çünkü her şarkıcının a veya o sesli harflerini telaffuz etme şekilleri farklı, ayrıca bunları yorumlamaları da farklı. Sonuçta elde edilen ses, sentetik bir ses olmaktan çok, iki yaşayan sanatçıdan alınan ortak bir ses. Günümüzde Farinelli’nin çıkardığı 2 dakika süren sesi çıkarabilecek bir kişi yok. Halen sırlarını saklayan bu ses sayesinde Farinelli tüm Avrupa aristokrasisi tarafından davet ediliyor ve büyük bir servet sahibi oluyor. Melankoli hastalığına tutulmuş Kral V. Philippe’i bir tek Farinelli’nin sesi yaşama döndürebiliyor. Birkaç aylığına gittiği Madrid’de tam 22 sene kalıyor ve sadece krala şarkı söylüyor. Erişkin bir akciğerin üzerinde bir akciğere ve aynı zamanda çocuk gırtlağına sahip olmanın avantajını kullanıyor. Kralın müzik terapisinde kullanılan ve müzik aletlerinin kralı olan insan gırtlağının şarkı söylerken yaptığı işler oldukça fazla! Ancak şarkı sadece gırtlakla da söylenmiyor. Tüm organlar ve vücut işe karışıyor. Bunlar arasında beynin ve dolayısıyla duyguların çok ayrı bir yeri var. Sesle ilgili araştırmalar son 25 yıl içinde çok verimli bir dönem yaşamaktadır. Şarkı sesinin akustiği ve biyomekaniği ile ilgili birçok bilinmeyen çözülmüştür. Vibrato, şarkıcı formantı, ses rejisterleri, subglotik basınç, ses sınıflaması, ses tellerinin titreşim özellikleri, şarkı söylerken larinksin pozisyonu gibi konulara yazımda yer vermeye çalıştım. Sabah kalkınca, işe giderken, işte, evde hemen hemen her zaman her yerde şarkı dinliyoruz ve bundan çok etkileniyoruz. Şarkılar yaşamı çok etkiler ve çoğu kişi bu işin nasıl olduğu konusunda kafa yorar. Bazıları şarkı söylemeyi çok kolay gerçekleştirir. Bazılarını dinlerken oradan kaçmak gelir içimizden. Bu işi en mükemmel yapan şarkıcılar da opera sanatçılarıdır. Opera sanatçısı bir opera eserini kusursuzca icra edebilmek için yıllar boyu çalışmak zorundadır. Çünkü diğer müzik aletlerinde olduğu gibi görme ve dokunma duyularının katkısı olmaksızın sinir ve kas sistemini otomatik olarak kullanmayı öğrenmek çok uzun zaman istemektedir. 

Ses organlarının kullanımı

Ses organlarının konuşma için kullanımından çok farklı biçimde kullanılması, ayrı bir beceri gerektirmektedir. Pop şarkıcısından aynı performans beklenmez, çünkü gerek yaptığı müziğin türü gerekse ulaştığı kitlenin beklentisi farklıdır. Ancak amatör de olsa şarkı söyleyen herkesin ses organlarını iyi kullanma becerisine sahip olması gereklidir. Ses organlarının kullanımı nefesli bir saza benzetilebilir. Nefesli bir saz üç kısımdan oluşur: Havayı pompalayan bir körük, titreşimleri sağlayan bir vibratör ve rezonansı sağlayan rezonatör bir boşluk. İnsanda körük akciğer, vibratör ses telleri (vokal kordlar), rezonatör ise ses tellerinin üzerinde bulunan farinks ve larinks boşluklarıdır. Konuşurken veya şarkı söylerken akciğerlerden pompalanan hava trakea denilen hava yolunda yukarı doğru çıkar ve vokal kord denilen ses tellerine çarpar. Ses telleri yere paralel pozisyonda duran ve dudağa benzeyen iki kastan oluşmuştur. Bu ses telleri açılıp kapanarak havanın küçük miktarlarda yukarıya kaçmasına izin verirler. Ses tellerinin açılıp kapanma sıklığı sesin bas ve tiz olmasını belirler. Ses telleri ne kadar sık açılıp kapanır ve titreşirse ses o kadar tiz çıkar. Bilinen en tiz sesi ünlü opera solisti Mado Robin çıkarmıştır. Mado Robin’in ses telleri saniyede 2349 kez titreşerek insan sesinin ulaşabildiği en tiz notaya ulaşmıştır (Re 6). Hava kaynağı olan akciğerler beyinden çıkan bir emirle genişler. Bu genişlemeyi göğüs kafesinin tabanındaki diyafram denilen kas sağlar. Bu kas kasılınca kendisine yapışık 6 kaburgayı kendine çekerek akciğer dokularının genişlemesine neden olur. Bu genişleme çevredeki atmosfer basıncına göre negatif bir basınç doğurur. Bu negatif basınç dış ortamdan hava emer ve akciğerler pasif olarak havayla dolar. Nefes verirken diyafram ve göğüs kafesi gevşer, akciğerler küçülmeye başlar ve hava dışarı çıkar. Nefes alıp verme normalde insan farkına varmadan refleks olarak dakikada 16-17 kez tekrar eder. Her nefes almada akciğerlere 500 ml hava dolar. Ancak şarkı söylemek 1000-1500 ml hava ve buna bağlı olarak daha çok enerji gerektirir. Bu nedenle şarkı söylerken solunum hareketleri bilinçli ve istemli olarak gerçekleştirilir. Nefes alırken hava gereksinimi artarsa göğüs boşluğunu çevreleyen bazı yardımcı solunum kasları devreye girerek akciğerlere daha fazla hava girmesini sağlarlar. Akciğerlere giren hava miktarı artınca karın boşluğunu iterek yer kazanma durumu söz konusu olur. Karın boşluğuna yukarıdan gelen basınç, karnın üst kısımlarının öne doğru itilip dışarıya doğru bombe olmasına neden olur.

Şarkı söylerken neler oluyor?

Normalde nefes pasif olarak verilir. Konuşurken veya şarkı söylerken soluk verme aktif, bilinçli ve istemli bir şekilde yapılmaktadır. Şarkı söylerken havanın verilmesi çok ince bir ayarla yapılır. Diyafram yavaşça gevşerken karın kaslarının buna uygun ve koordinasyonlu bir şekilde yavaşça kasılması gerekir. Şarkı söylerken havanın verilmesi çok ince bir ayarla yapılır. Diyafram yavaşça gevşerken karın kaslarının buna uygun ve koordinasyonlu bir şekilde yavaşça kasılması gerekir. Şarkı söylerken düzenli bir ses şiddetine gereksinim vardır. Ses şiddeti ses tellerinin altındaki akciğerlerden gelen hava basıncına bağlıdır. Bu basıncı sabit tutabilmek için şarkıcı nefes almaya ve nefes vermeye yarayan kasların koordinasyonunu çok iyi yapabilmelidir. Bu koordinasyon veya denge; nefes almaya yarayan kasların uzun süre aynı şekilde tutulmasını sağlarken diyaframı yavaş yavaş gevşetmeye ve karın kaslarını da aynı şekilde yavaş yavaş kasmaya dayanmaktadır. Şarkı söylemede en önemli nokta nefesi iyi ayarlayabilmektir. Amaç çok miktarda hava hapsetmek değildir. Amaç nefesi vermeyi çok iyi kontrol altında tutmaktır. Bu sayede düzenli bir akım ve ses telleri altında sabit bir basınç sağlanmaktadır. Şarkıcılar buna diyafram kullanmak derler. Şarkı söylerken en etkili nefes alma şekli, ses çıkarma işlevini hiç etkilemeden en süratli nefes alma yöntemidir. Bu nedenle kaburgalar yardımı ile yapılan nefes alma işlevi şarkı söylerken yasaklanır. Çünkü kaburgalar kullanılarak yapılan nefes alma sırasında omuzlar kaldırıldığı için gırtlak yükselir ve ses çıkarma işlevi doğal olarak etkilenir. Şarkıcıların en çok kullandıkları solunum şekli kosto-abdominal solunum denilen, göğüs kafesinin alt kısmı ile karın kaslarının kullanıldığı solunum şeklidir. Çünkü bu solunum yöntemiyle nefes verme sırasında basınç ve hava akımı ayarı en ince şekilde yapılabilir. Bu kasların bir hafta süreyle düzenli çalıştırılması sonucunda ses gücünün 6-7 dB arttırılabildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Nefesin uzun süre tutularak uzatılması gereken durumlarda mutlaka karın kaslarını kullanmak gerektiği, kaburgalar arası kasların ancak kısa süreli seslerde yeterli olacağı bilinmektedir.

“Her canlı ölümü tadacaktır.”

“Mors certa hora incerta.”

— Latince: Ölümün kesin saati belirsizdir.

“Daima yalnız ölünür.”

— Blaise Pascal

“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

Müşkül budur ki, ölmeden evvel ölür kişi”

—Yahya Kemal Beyatlı’nın “Düşünce” şiirinden

Ölüm hem korkunç, hem de büyüleyicidir. Korkunçtur, çünkü birbirlerini sevenleri bir daha kavuşmamacasına ayırır. Öldürmek için silah yapmayı bilen tek canlı insandır.

Geçen asırda 198 savaşta dünya nüfusunun %0,5’i, bu yüzyılın ilk yarısında 117 savaşta dünya nüfusunun %2,1’i, ikinci yarısında ise 120 savaşta dünya nüfusunun % 10,1’i ölmüştür. Bu ritimde gidilirse 21’inci yüzyılın ilk yarısında 120 savaşta dünya nüfusunun %40,5’i yok olacaktır.

İnsanlığın doğuşundan bu yana savaşlarda 3,5 milyardan fazla insan ölmüştür. Ölümün tanımını yapmadan bu konulara girmemin iki sebebi var. Birincisi, ölümün tanımı karmaşıktır. İkincisi, ırk ve din ve köken kriteri olmadan tüm insanların doğru dürüst bir yaşam sürdürebilmenin yanı sıra huzur içinde ölebilmek için de mücadele etmeleri gerektiğine inanıyorum. Ayrıca modern toplumun ürettiği tüm öldürücü girişimlere karşı çıkılması gerektiğine inanıyorum.

Ölüm, yaşam kapısının anahtarıdır. Ölüm, insanın var oluşuna anlam verir. Ölüm, bize yol gösterir. Yeryüzünde zamanımızın sınırlı olduğunu bilsek de, ne zaman biteceğini bize gösterecek güvenilir bir aygıtımız olmadığından, her günümüzü son günümüzmüş gibi yaşamalıyız.

Onsekiz yaşında seksen yaşındaki bir insandan daha çok yaşamışlar vardır. Tabii ki “bunlar çılgındır” gibi bir anlam çıkartılmasını istemem… Ölümü sadece yaklaştığı zaman değil, her gün değerlendirmek ve kabullenmek gerekir. Ölümün insan hayatına değer kazandırması gerekir. Yaşamın anlamı ve gelişmenin anahtarı ölümdedir.

Ölümün tanımını yapmak zordur. Gerçeküstü bir kavram olarak ortaya çıkıp, söz konusu olduğu her defasında insanı düşünmeye iter. Çeşitli ölüm türlerinden bahsedilebilir. Biyolojik ölüm canlının yaşlanıp can çekişip ölmesi veya enerjisini tüketmesidir. Bu durum insanda kendini vücudun soğuması, katılaşması, göz belirtilerinin ortaya çıkması, ölüm lekelerinin belirmesi ile kendini gösterir. Daha sonra ölü beden yıllar içinde çürür, toz haline gelir ve mineralleşir. Tabii ki batı ülkelerindeki gibi yakma (cremation) ile bu süreç kısaltılmaz ise.

Biyolojik olarak ölmeden de ölünebilir. Yani yaşarken de ölebiliriz. Örneğin içine kapanan psikiyatrik bir hastada psişik ölüm gerçekleşmiştir. Hapsederek, psikiyatri kliniğinde kapatarak, kimsesizler yurduna terk ederek toplumsal ölüme neden olunmaktadır. Büyük günahlar işleyenler bazı dinlerde “Ruhu ölmüş” olarak kabul edilirler. Buna spiritüel ölüm diyoruz…

Ölüm sadece canlılara özgü değildir; zaman içinde toplumlar, kültürler, eşyalar, hatta yıldızlar bile yok olurlar.

Türkiye’de saatte ortalama 100’e yakın kişi ölüyor. Yılda 1 milyon kişi aramızdan ayrılıyor. Hepimiz bir gün ölmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Ama buna gerçekten inanmıyoruz. Hâlbuki ölümden daha gerçek, daha evrensel, daha kaçınılmaz bir şey yok. Muhtemelen zaman yasasının programına göre her şey gibi insan da çürümeye ve yok olmaya mahkumdur.

Ölümle ilgili bilgilerimiz arttıkça belirsizlikler de artmaktadır.

Konumuz yaşam ve ölüm. Ölüm bu kadar karmaşıkken yaşamın tanımına ve anlamına girmenin şu an ne kadar zor ve gereksiz olduğunu takdir edersiniz. Zaten yaşam-ölüm-değer üçlüsü bir bütündür, biri diğer ikisi olmadan anlaşılamaz. Ölüm duygusu olmayan hayvanlarda değer duygusu da yoktur. Bu nedenle yaşamı ölümü öğrenerek anlamaya çalışmamızın iyi bir yöntem olacağı düşüncesindeyim.

Ölümün biraz önce bahsettiğim fiziksel ve biyolojik tanımları dışında, felsefi tanımları da vardır, ki bunları ait oldukları felsefelerin bütünü içinde değerlendirmekte yarar vardır. Kant’a inanan Simenon’a göre ölüm zamandan ve bilinçten eyleme geçiştir. Buna göre doğum ve ölüm var oluş biçimleri değil düşünme biçimleridir. Feuerbach’ın tanımı daha da ilginç: Ölüm ölümün ölümüdür. Canlıya hayat veren özün materyalist bakış açısıyla değerlendirildiğinde anlaşılabileceğine inanan Marksist anlayış ise ölüm için albüminlerin bozulması, canlı maddenin tükenmesi şeklinde bir tanımlama yapmaktadır.

İnsanın ölüm karşısındaki davranışlarından biraz bahsettikten sonra konunun diğer yönlerine eğileceğim. Ölmekte olanın yaşadıklarına, refakat olayına, iki tarafın psikolojisine, istatistiklere, ötanaziye, törenlere ve yas olayına hiç değinmeyeceğim. Ancak bu konuları da düşünmemizin yaşamı değerlendirme açısından yararlı olduğuna inanıyorum.

Ölüm, insanın en büyük iki korkusundan birisidir. İnsan, öleceğini bilen tek canlı yaratıktır.

Issız bir adada tek başına büyümüş bir çocuk, bir bitki veya bir köpek kadar ölümden habersiz olur. Ölümden korkulmasaydı, her üzüntüden sonra kendimizi öldürmek isterdik. Ölüm karşısındaki bilgisizliğimiz, şaşkınlığımız ve çaresizliğimiz, onu ne kadar incelersek inceleyelim devam edecek gibi görünse de, felsefi düşünce bize bu konuda da nasıl davranmamız gerektiğini gösterecektir.

Bugün batı toplumlarında birey öne çıkmış, ölüm tabulaştırılmıştır. Eskiden ölüler için büyük törenler yapılan toplumlarda bugün bu iş profesyonellere yaptırılmakta, ölüleri ziyaretler azalmakta, konu mümkün olduğunca açılmamaktadır. Yaşlılar özel yurtlarda ölümlerine terk edilmektedirler. “Eskiden toplum içinde ölünür, gizli bir biçimde aşk yapılırdı; şimdiyse ölüler saklanıyor, ortalıkta seks yapılıyor,” demiş Louis Vincent Thomas. Bu toplumsal davranış biçimi tıbbın ölümü bir başarısızlık gibi gösterme eğiliminden kaynaklanmıştır. Oysaki ölüm doğaldır.

Jankelevitch çok güzel biçimde bunu formüle etmiştir: Mors certa hora incerta (Ölümün kesin saati belirsizdir).

Ölüm karşısında eşitsizlik vardır.

Çeşitli şekillerde ölünür, yani ızdırap çekmeden güzel ölmek veya can çekişerek erken ölmek gibi. Ölüm karşısında önce ret sonra umut sonra isyan gibi davranışlar gösterilir. Hindu ve Buda dinlerinde ölüm korkusu yoktur, yaşlı ve inanan insanlar gerçekten ölmeyi ve Tanrı’ya kavuşmayı arzu ederler.

Yaşam bize verilmiş bir şanstır. Bu şansı iyi kullanabiliriz, çarçur edebiliriz veya yakabiliriz. Bunu yaparken tamamen kendimiz sorumluyuz. Bu arada Pasteur’ün çok sevdiğim sözünü söylemeden geçemeyeceğim: “Şans ancak yetişmiş kafalara yardım eder”. Bizim kendi kendimizi yetiştirmemiz gerekir. Bunu yapmayıp gününü gün eden kimse tabii ki ölümden korkar, çünkü ölüm onun için zevklerin sonu olacaktır.

Hâlbuki yaşamın gerçek değerini bilen kişi, ölümü aşıp ötesine geçmeyi başaracaktır. Aynı şekilde ölümü anlayan kişi de yaşamı gerçek anlamda değerlendirebilecektir. Ölümsüzleşecektir. Sizce Mozart ölmüş müdür? Bence eserleri çalınan veya adından bahsedilen kişi, adı son defa telaffuz edilene dek ölmemiştir. Şu veya bu şekilde bir şey bırakmış bir kişi de ölümün ötesine geçmiş demektir. Aynı şekilde, insan olmanın gereklerini yerine getirdikten sonra göçüp giden bir kişi ölmemiştir, sadece yer değiştirmiştir. O bir kadavra değildir, bir ruhtur.

Bilgi ve vicdanen olgunlaşmış kişi, normalde ölüm ve ötesinden korkmaz. “Benim bedenimin ruhu var” şeklinde değil “Benim ruhumun içinde bulunduğu bir bedenim var” diye düşünür.

Bu görüş Eflatun’un Phaidon adlı eserinde ortaya çıkıyor. Sokrates “Filozofun çalışmasına beden engel olur” diyor. Ruh, bedenden ayrılıp tanrı katına çıktığında, bedensel hiçbir ihtiyaç hissetmediği için, sonsuz bir çalışma ortamına kavuşmuş olacaktır. Sokrates, bir bilge için bundan daha iyi bir ortam olamayacağını ve bu nedenle ölümden korkmadığını söylüyor.

Ruhun ölmezliğine inanmayan bir şair olan Nazım Hikmet bile şöyle demiş:

“Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,

güzelim dünya elvedâ,

ve merhaba

                    k â i n a t . . .”

Bazı inanç felsefelerinde “Kötülüklerle geçen bir yaşamın sonundaki ruhun ölümsüzlüğü, ölümlü olmasından daha kötüdür” denilmektedir. Yani “Geride sizi hatırlatacak bir şey bırakmadıysanız ömrünüz boşa geçmiştir” denilmektedir.

Yunus Emre, şu sözlerle bu felsefeyi ne kadar güzel dile getirmiş, değil mi?

“Yunus öldü deyu sela verirler

Ölen hayvan durur, âşıklar ölmez”

Epikuros da ölümden korkmaya gerek olmadığını, çünkü ölümün olmadığını düşünmüştür.

“Ölüm Allah’ın emri de, şu ayrılık olmasaydı.”

—“Şu Kışlanın Kapısına” türküsünden

Sonsuzdan gelip sonsuza giden bu evrende çok küçük birer noktayız. Çok genç olan Dünya’mızın oluştuğundan bu güne kadar geçen süre bin saat sayılırsa, yaşamımızın süresi bir saniye bile değil. Bu nedenle, yaşamımızı salt bir var oluş şeklinde değil, gerçek bir yaşam olarak geçirelim, ölümümüz de korkulan son değil, sadece bir ilüzyon olsun.

Fotoğrafın Gücü

Mehmet Ömür

Fotoğraflarla ilgili yazıların çoğu fotoğrafın tanımıyla başlar ve kelimelerin anlamından yola çıkılarak bu ışıkta yazmaya gönderme yapılır. Oysa ben, fotoğrafın özelinden çıkılıp görüntü, görsel, imaj, imge ve resme gidilerek hatta 1 saniyede ardı ardına gösterilen 24 fotoğrafa yani hareketli fotoğrafa söz vererek konuyu anlatmak daha yerinde olacaktır diye düşündüm. 

Resim mi Fotoğraf mı?

Fotoğraf ve resim ilişkisine gönderme yapan bir slogan vardı bir süre “ resim yapılır fotoğraf çekilir” diye. Oysa fotoğraf da bir resimdir. Dış dünyamızdaki görüntünün fırça boya yerine makine aracılığı ile gösterilmesi resmedilmesidir. 

Mehmet Yılmaz’ın “Fotoğraf resimdir” adlı kitabı çok güzel bir şekilde bu sloganı çürütmektedir. Kitapta Aysel Gürel‘in şarkısındaki sözlerine yer verilir. Aysel Gürel “Hiç titremedi elim sanki sen değildiler. Resimleri indirdim duvardan birir birer” der “O şarkıyı henüz yazmadım” adlı şarkısında. 

Buna benzer başka şarkılar da var.

Erol Evgin’in “İşte Öyle bir şey” şarkısından bir bölüm;

Hani eski bir resme bakarken

Hani yılları sayarda insan

Hani gözleri dolar ya birden

İşte öyle bir şey, işte öyle bir şey.

Sonra Cem Karaca’nın söylediği sözleri Mehmet Soyarslan’a ait Resimdeki göz yaşları;

 Birgün belki hayattan

Geçmişteki günlerden

Bir teselli ararsın

Bak o zaman resmime

Gör akan o yaşları

Benden sana son kalan

Bir küçük resim şimdi

Cevap veremez ama

Ağlar yalnızlığına

Hangi sevgiliye dökülen gözyaşları?.

Yeni Türkü’nün çaldığı, Sözleri Meral Özbek’e ait Resmin şarkısından  bahsetmeden geçmeyelim.

O kadar sevdim ki resmini

İşte bugün konuştu benle

Yorulmuştum çalışmaktan

Karda uzun yürürdük senle

Geceleri resmine baktım

Olanları anlattım

Resim kelimesi fotoğrafla özdeşleşmiş ve selfi çektirmenin moda olduğu şu günlerde dilimize “Haydi bir Resim çekinelim mi” olarak da girmiştir.

Fotoğrafın Gücü 

Kevin Carter’in 1994 Pulitzer ödüllü fotoğrafı; Akbaba ve çocuk

Fotoğrafın gücü denilince aklıma hemen Kevin Carter’in “Akbaba ve Çocuk” Fotoğrafı gelir. Kevin Carter bu fotoğrafla 1994 Pulitzer ödülü almış, üç yıl sonra da intihar etmiştir. Fotoğraf açlıktan ölmekte olan bir çocuğun ölümünü belkeyen bir akbabayı gösterir. 

Çoğu insanda yoksa akbaba fotoğraf peşindeki fotoğrafçı mı düşüncesi oluşmuştur. Fotoğrafı görünce insanın aklına  ilk başta “Ne vicdansız bir fotoğrafçı çocuğu kurtarmak yerine fotoğraf çekmekte”  düşüncesi gelir. Ardından da hassas insanlara ”Dünyanın çektiği açlık sorunu” gelir. Aslında bu fotoğrafta da her fotoğrafta olduğu gibi bir görünen bir de görünmeyen kısım vardır. Bu durum fotoğrafın doğasında olan bir şeydir; fotoğrafçı tercihini kullanarak bazen de mecburiyetten kadrajının içine bazı konuları sokar bazılarını da dışarıda bırakır. Kevin Carter da bu fotoğraftaki çocuğun hemen ötesinde yemek kuyruğunda bekleyen akrabalarını kadraja almamış ve çocuğu ölüme terk edilmiş çocuk gibi göstermiştir. Basında uzunca bir süre polemik konusu olan bu fotoğraf ve fotoğrafçının zaten bozuk ruh sağlığı, fotoğrafçısını ölüme götürmüştür. Çocuk da 14 yıl sonra sıtmadan ölmüştür.

Eğer konu “Açlık” olmasaydı fotoğrafın gücüne çok taze bir görüntüyle başlardım. George Floyd’un 8 dakika 43 saniye boynunun üzerine çöken amerikan polisinin fotoğrafını burada ilk sıraya getirirdim. Bu görüntüler o kadar güçlü ki Amerika Birleşik devletlerinde neredeyse devrime yol açacak hissi yaratmaya başladı. En azından seçimlerin sonucunu değiştirebilecek bir kızgınlığa yol açtı. Biz de fotoğrafa bakarken nefessiz kaldığımızı hissettik. Billboardlara da “George’un resmiyle birlikte “I CAN’T BREATH” cümlesi döşendi.  

İktidarın bunları dikkate almamış olması mümkün değildir diye düşünüyorum. Fotoğraf o kadar güçlü bir araçtır ki bırakın iktidarların değişmesini savaşların bitmesine bile yol açar. İşte size 2 fotoğraf. Bu fotoğraflar amerikan halkını bilinçlendirerek savaş karşıtı hareketleri arttırmış ve hükumetin savaşı durdurma kararında önemli bir rol almıştır.

Nick Ut Napalm Girl AP 1972
Eddie Adams Saigon Vietnam da 1 şubat 1968 Albay infaz ettikten sonra fotoğrafçıya dönüp “onlarda bizimkilere aynısını yapıyorlar” der.

Bu fotoğraflara bakarken öfke duyarız, üzülürüz, hatta göz yaşı dökeriz. İşte fotoğraf bu kadar güçlüdür. Ancak Photoshop çıkalı beri belki de çok daha öncesinden beri fotoğraflar manipüle edilir ve onlara bilinçli olarak yalan söyletilir. Bu durum çeşitli amaçlarla yapılır. Reklamlarda, politik kampanyalarda, propaganda aracı olarak veya sanatta kullanılabilir. İşte bir kaç örnek.

Hypplitte BOYAR, Boğulmuş adam 1840

Fotoğraf 1839 da bulunmuş ve Fransız Daguerre adlı fotoğrafçı buluşu için devletten yardım almıştır. Bir kaç sene sonra fotoğraf tekniğinde önemli bir aşama kaydeden Hyppolite Boyer kendisinin devlet tarafından desteklenmemesini protesto etmek için kendisin nehirde intihar etmiş olarak gösteren bir fotoğraf çeker. Bu fotoğraf ilk fotoğrafın ilk manipüle edilmesidir. Yıl 1840 fotoğrafın bulunuşundan tan bir yıl sonra. 

Henry Peach Robinson “Baygınlık” 1858

Daha sonra Henry Peach Robinson’un “Baygınlık” adlı fotoğrafı gelir. 5 değişik negatif kullanarak 1858 de, o günün koşullarında mükemmel bir görüntü elde etmiş ve kafasındaki öyküyü, gerçek olmasa da anlatmıştır. Bugün photoshop aracılığı ile fotoğrafa söyletilen yalanların haddi hesabı kalmamıştır. Hangi fotoğrafa inanacağımızı bilemez hale gelmişizdir. Fotoğrafa şüpheyle bakılmaya başlanılmıştır. Fotoğraf propaganda aracı olarak kullanılmaktadır.  

Bir kaç örnek isterseniz işte; bazı politikacılar arkalarındaki 30 kişiyi 3000 kişi diye yutturmaya çalışmaktadırlar. 

Melanchon kalabalıklar önünde konuşuyor
Gerçek kalabalık, teleobjektifin gücü

Avrupaya kapı açtıran fotoğraf

En son örnek Bodrum’da kıyıya vuran Aylan bebeğin Avrupanın göçmenler kapıyı açtırtması vardır. 

Aylan Kurdi. Fotoğraf Nilüfer Demir 2015 DHA

İşte fotoğrafın gücü budur.Fotoğrafların yaşamları vardır. Görüntünün yaşamı ve ölümü adlı eserinde Régis Debray bu konuya değinmektedir. Görüntüler ölür mü? diye sorduğunuzu duyuyorum. Buradaki ölüm görüntüden çok bakışımızın ölmesidir. Fotoğraflara inancımız azaldıkça şöyle bakar geçer oluyoruz. Tabii ki bakışın olmadığı yerde görüntü de olmaz veya ölür. Aynı insanın olmadığı yerde sesin olmadıgi gibi. İnsanın olmadığı bir ormanda yaprağın düşmesi sesi var mıdır?

Fotoğrafın gücü derken fotoğrafla intikam alanlar da var. İşte isimleri lazım olmayan bir manken ve intikam almak için cinsel içerikli videolarını sosyal medyada paylaşan eski sevgilisinin hikayesi. 2000 li yılların başında tüm basının odağı olmuş ve görüntünün bu yöndeki gücünü de kanıtlamıştır.

Reklam, sinema, televizyon, bilgisayarlar, hatta oyun ekranları ve güvenlik kameraları görüntü her yerdedir. 

Sanatsal imge, benzersizliği ve yayılması üzerinde yazılan yazılar çoğunlukla ticari ve / veya politik yönlere ağırlık verir. Daha sonra Reklamcılık ya da gazeteciliğin sansasyonları konuşulur.

Görüntünü taşıdığı bilgilerle ile hayal gücümüzü zorlar. Her şey sonuçta bir eğitim meselesi değil midir?

İmge kendisini gerçeklik olarak dayatır, oysa onu taklit etmek için tüm araçlara sahiptir: fotoğraf montajlarında bu durum gayet güzel görülür.

Yine görüntü çoğu zaman  sanatsal zenginliğe ulaşmaz, çünkü klişeleşmiş bir hayal gücü taşır; örneğin reklamlarda olduğu gibi.

Görüntü mahremiyeti ihlal ediyor ve sadece ticari amaçlara hizmet ediyor olabilir  örneğin paparazziler bu konuda uzmandırlar.

Görüntü güçlü bir sembolik yoğunlaştırma gücüne sahiptir ve anlamaya yardımcı olur:

örneğin eğitimde kullanılan görüntüler.

Fotomuhabirlik ve savaş fotoğrafçılığı ise  bambaşka bir alandır burada fotoğrafın evrensel bir dili vardır.

Vietnam, asker. Don MacCullin 1969. Fotoğrafçı asker konuşamadığı için ben eş ve çocuklarının resimlerinin yanına koyarak onun adına konuştum demiştir.

Görüntü, enstantaneyi yakalamanın yanı sıra bir duyguyu doğurma kapasitesinde kendi başına bir sanat oluşturur:

Fotoğraf, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır.

Toplumlarımızdaki aşırı yayılım hızıyla, fotoğrafın aşırı mevcudiyeti bizde artık bir görme uyuşukluğuna, bir görme körelmesine neden olduğunu iddia edebilir.

Başkaları üzerinde  hakimiyet kurmak, fotoğrafçılığa, sosyal ilişkileri içeren üstün bir rol biçer.

Susan Sontag’a göre, “bu tür görüntüler gerçekliğin yerini alma gücüne sahiptir, çünkü başlangıçta (altını çizmekte yarar varıdır) fotoğraf sadece bir görüntü değil gerçekliğin bir yorumudur; aynı zamanda bir izdir.

Fiksel anlamda “etki sahibi olma” veya “bir davranışı değiştirme” anlamında kullandığı bir güçtür fotoğraf.

Acı veren, öldüren, heyecanlandıran, rahatlatan fotoğraflar vardır. 

Mide bulandıran, tüylerinizi diken diken eden, sizi ürperten, ağzınızın suyunu akıtan, ağlatan, cinselliği kışkırtan (bu konunun dünyanın en önemli sektörlerinden bir olduğu hepimizin malumu), bazı fikirlerin doğmasina neden olan, yaratıcılığı kışkırtan, karar verdiren, ihtiyacınız olmayan şeyleri satın aldıran, başkanları seçtiren fotoğraflar sanıyorum hepimizin gözleri önüne geliyor. Bu kadar özelliği üzerinde toplayan fotoğrafın gücünden şüphe etmeye gerek var mı? Biraz örneklerle süsleyelim mi? Bunlara süs demek bile zor tabii.

Tiananmen Meydanı; bir gün önce güvenlik günlerinin onlarca kişiyi öldürdüğü meydanda kimliği bilinmeyen bir kişi tankların önünde durarak tankları durduruyor.
Tank Man Jeff Widener 1989

Bosna’da öldürdüğü orta yaşlı kadını tekmeleyen sırp. Ron haviv 1992

Duyguları bu kadar kışkırtan ve fotoğrafın hareketlisi olan sinema ise başka bir konu, ona burada girmeye gerek yok.,

Régis Debray, “Vie et mort de l’image” yani “Görüntünün yaşamı ve ölümü”adlı eserinde kelimelerin toplum üzerindeki etkisini inceledikten sonra, görüntünün kullanımının evrimini inceler.

Fotoğraf kendini belirli sosyal ve politik meselelerle donatılmış özerk bir yetkinlik alanı olarak iddia etmektedir. Dünyada olup biten ciddi olaylardan dünyanın tamanın haberdar olmasını sağlamak, bilinçlendirip harekete geçmek gibi bir hedefi vardır.

Siyah- Beyaz ayırımcılığını gösteren bir fotoğraf. Trolley—New Orleans Robert Frank 1955

Artık fotoğraf teknik bir araç olmaktan çıkıp ideolojik bir araç olma aşamasına geldi.

Kanada Başkanı Trudeau Trump’ın elini sıkmadı gibi görünüyor.
Ama 2-3 saniye sonra çekilen fotoğraflarda eli sıktığı görülüyor. İstediğinizi koyup altına politik yazınızı yazabilirsiniz.

Fotoğraf başlangıçta fotoğrafçının yaptığı seçimler iken bugün bir seçimden daha fazla manipüle edilecek bir gerçeklik haline gelmiştir.

Fotoğraf görüntüsü artık özerk bir nesne değildir, bir niyettir, kendisini tamamen iletişimin hizmetine vermiştir.

Beklentilerimiz zaman içinde değişti.   

Artık görüntünün büyüsünü veya estetik değerini pek fazla aramıyoruz. 

Beklentilerimiz “Görüntülerdeki hayal kırıklığımızdan” bahsediliyor.

Görüntülerin çoğalması görüntünün değerini düşürüyor. 

Fotoğraf artık fotoğraf olarak analiz edilmiyor, “dünyanın bir işareti” haline geliyor. 

Burada görsel/visual dil gündeme geliyor. Bazı kalıplar, kodlar, logolar görüntü kolay algılamamızı sağlamaya çalışıyor.

Uzun bir süre önce fotoğraflara , sihir, yani görüntüde görünmez olanı görmeye çalıştığımız, görüntünün Tanrı ya da tanrı gibi bir yücelme ile ilgili olduğunu düşünürdük

Daha sonra fotoğraflara estetik girdi.

Şimdi ise fotoğrafların ekonomik boyutu ağır basıyor. Yani fotoğrafla ilgili görüşlerimiz zaman içinde değişiyor. 

Ama artık yavaş yavaş gerçekte bazı şeylere bakmıyoruz bile.  Artık başkalarına, bazı yüzlere bakmıyoruz yani fotoğraflarda  başkaları olduğunda  erkekler, kadınlar, manzaralar, insanlar, gariplikler olduğunda bize başka şey söylüyor. Görsellerde ise kalıplar, logolar, reklamlar, işaretler bize başka şeyler söylüyor. Görüntü enflasyonu veya devalüasyonu ortaya çıkıyor. Görüntüler, fotoğraflar, görseller birbirine karışıyor ve biz bu kadar görüntü karşısında aptallaşıyoruz. Tükeniyoruz. Bir tükeniş, bir bitiş  söz konusu. Bakmaktan vaz mı geçelim? Bu mümkün mü? Bütün kaynaklardan bize dayatılan bu görüntü bombardımanına nasıl karşı durulur?  Belki bundan sonra kendimize sormamız gereken sorular bunlar.

Televizyon seyrederken kanallar arası zaplama hızımız giderek artıyor.  Görüntü tüketimi hızlanıyor. Yakında bir görüntüden diğer görüntüye belki de ışık hızında geçmeye başlayacağız.

Acaba gözümüz ve algılamamız hatta duygularımız bu sürate yetişebilecek mi? Burada da afrikada yerlinin beyaza soruduğu sorusu  aklıma geliyor. Niye bu kadar süratli gidiyorsunuz? ruhunuz yetişemeyecek” gibi bir şeyler hatırlıyorum. Bir film de görmüştüm.

Görüntüler mi yoksa kelimeler mi daha güçlü

Gelelim kelimeler mi daha güçlü görüntüler mi daha güçlü konusuna. Yukarıda bazı fotoğrafların yarattığı dönüşümlere dikkat çekmiştik. Sözler de çok güçlüdür. Kudüste bir din adamı çıkar ve dünyanın en çok satan kitabını yazar dünyanın yarısını kendine mürid yapar. Karl Marx adlı bir başkası bir başka şey söyler bazı ülkelerin kendi düşünceleriyle yönetilmesini sağlar.

Söz mü resim mi konusu derindir. Ama belli ki söz yazıdan doğru geçerek tarih içinde yerini resme bırakmıştır veya bırakmak üzeredir. Her ne kadar sözleri ve yazdıkları ile kitleleri etkileyip toplumları ölüme sürükleyen Hitler gibi liderler daha çok yeni  olsalar ve hafızamızda büyük yer kaplıyor olsalar bile görüntü çok önemlidir. Luther ve bazı politikacıların sözleri çok etkili olsa bile bugün fotoğrafların desteği olmasa o kadar güçlü olamazlar.

İmaj var imajinasyon da var

Sözümü “imaj var ama imajinasyon da var”  diyerek bitirmek istiyorum.

“İmajinasyon yani hayal, bilgiden daha güçlüdür” demiş Einstein. Ne güzel söylemiş. Bence artık bulantı hissi yaratan görüntü kirliliğinden hatta görüntü çöplüğünden başımızı dışarı çıkarıp gökyüzüne bakıp biraz hayal kurmanın zamanı geldi.

Zamanın tadının çıkartıldığı dönemden gelen bir kadın