Geçtiğimiz hafta Jeu de Paume fotoğraf müzesinde Peter Szendy’nin küratörlüğünüde “Görüntülerin Süpermarketi” adlı bir sergi açıldı. Sergi artık hesaplanamayacak miktarlarda üretilen fotoğraflar konusunda bazı  sorulara cevap arıyor.

Walter Benjamin’den önce yaşayan  Alman sanat tarihçisi ve kültür teorisyeni Aby Moritz Warburg(1886-1929) Benjamin’den önce bu konuya girmiş ve görsellerin izlediği yollardan bahsetmişti. Warburg bu harekete  “Görüntü göçü demiş, göç yollarından bahsetmiş hatta bunların araçlarından, otomobillerinden ve toplu ulaşım vasıtalarından söz etmiştir.

Peter Szendy ise bu düşüncelerden yola çıkarak iconomi kelimesini türetmiştir. İconomi, görüntünün ekonomisi ve dolaşım hatta değiş tokuş yollarına gönderme yapıyor.

Bu gün artık görüntüler doğrusal artış değil üstsel artış gösteriyor. Bu ne demek oluyor?

Doğrusal artışı sezgisel olarak kavrayabiliyoruz. Ancak üstel artış söz konusu olduğunda birçoğumuz doğru çıkarımlarda bulunamıyoruz. 

Günümüz dünyasının fotoğrafa doymuş durumda olduğu anlaşılıyor.

Bu kadar çok fotoğraf üretildiğine göre birçok sorun da ortaya çıkıyor.

Bu kadar çok fotoğraf nerede saklanılacak, nasıl yönetilecek, nasıl aktarılacak?

Bu fotoğraflar hangi yolları izleyecekler, ağırlıkları ne olacak, akım hızları nasıl ayarlanacak, bu fotoğrafların değerleri nedir ve ekonomiye katkıları nasıl anlaşılacak.

Sayıları, hareketleri ve akışları ölçülmeyecek derecede görselle karşı karşıyayız. Her allahın gün inanılmaz sayıda fotoğraf ve video üretiliyor ve devreye giriyor. Bu devasa fotoğraf yükününün tek bir fotoğrafı nasıl çekilebilir? Bu mümkün müdür. Sergi bir anlamda bu soruya kafa yormamızı istiyor. 2000 yılında Kodak firması o fotoğrafın icad edilmesinden o güne kadar çekilen fotoğrafların 80 milyar olduğunu duyurdu. 15 yıl sonra 2015 yılında bir araştırma şirketi 80 milyarın 15 katının yani 1 trilyondan fazla fotoğrafın çekildiğin saptadı. Her gün sadece sosyal medyada 3 milyar fotoğraf paylaşılıyor. Belki bunun on misli ise paylaşılmıyor ve hard disklerde kalıyor. Siz çektiğiniz fotoğrafların kaç tanesini paylaşıyorsunuz? bilmiyorum Ama  ben sadece 100 de birinden azını paylaşıyorum. Bu şekilde bir hesap yaparsak 2000 yılına kadar çekilen sayıda fotoğrafı artık bir günde çekiyoruz.

Peter Szendy’nin bu konuyla ilgili kitabından yola çıkılarak dünyanın dört bir köşesinden gelen 40 kadar sanatçının 60’tan fazla eseri ile hazırlanan beş bölümdeki bu sergi bizi günümüz fotoğraf üretimi ile ilgili düşünmeye yöneltiyor. Aşıtı fotoğraf üretimi genel ekonomiyi nasıl etkiler? Fotoğraf stoklarının artışı ölçülebilir mi? İşçiliğin azalması sorun yaratır mı? Kripto para neye çözümdür? Bu sorulara kim cevap verecek?Fotoğrafçı mı iktisatçı mı? Her şey inanılmaz bir süratle gelişiyor ve değişiyor. Ekonominin görüntüsü sanki görüntünün ekonomisinden bahis ediyor. Önlü arkalı bir kağıdın iki yüzü gibiler.

Sergide beş bölüm var; Stoklar, Hammaddeler, Çalışma, Değerler, Change yani değiş dokuş.

Stoklar bölümünde Andrea Gursky’nin  devasa eseri ile karşılaşıyoruz. Gursky bu eserinde “Amazon” adlı 2016 yapımı bu fotoğrafta Amazonun dev depolarını ele alıyor.

Müzenin tüm duvarları Even Roth adlı fotoğrafçının fotoğraflarıyla tüm döşenmiş.

Ana Vitoria Mussi “Por um fio” adlı eseri ile 22.000 negatif filmi dökülen bir şelale şeklinde enstelasyon olarak sergilemiş.

Geraldine Juarez ise bir ayna üzerine “Getty images”  logosunu basarak bütün görsellerin bir data bankasına gideceğini vurgulamak istemiş.

Bu bölümdeki son eser Zoe Leonard’ın 2018 yılı işi;  “Nasıl güzel görüntü elde edersiniz”  ile değişik dönemlerin fotoğraf depolama uygulamalarına gönderme yapıyor. Diğer taraftan yıllar öncesinden ünlü rus sanatçı Kazimir Malevitch’in sanat tarihi içinde görsellerin nasıl hareket ettiklerini gözler önüne seren eserlerini de görme fırsatı da buluyoruz.

İkinci Bölüm hammadde bölümü olarak adlandırılmış.  

Bu bölümde  Minerva Cuevas’ın Ufuk II adlı 2016 işini görüyoruz. Burada vurgulanan petrolün dünyamızı ve görüntüyü nasıl kirlettiği üzerine bir çalışma.

Jeff Guess 2011’de ürettiği “Addressability” adlı çalışmasında günümüz görüntülerindeki  piksellerin  yerine gönderme yapıyor. Değişik rezolüsyonlarla  görüntülerin nasıl yığılıp dağıldığını gösteriyor.

Thomas Ruff internette bulduğu renkli manga görüntülerini dağıtarak 2002 yılında yaptığı  “Substrat 8 II” adlı işini bu sergiye koymuş

Üçüncü bölüm İş ve Çalışma bölümü. Bu bölümde Martin Le Chevallier  2017’de yaptığı “Clickworkers” adlı eseri ile dijital alanda çalışan işçilerin nasıl bir zincir kurduğunu ve # larla “Like”  larla görüntünün uzaktan nasıl işlendiğini gösteriyor. Bu konuya daha 1923 yılında Laszlo Moholy-Nagy “Telefon görüntüleri” adlı eseri ile ilk girişi zaten yapmıştı.

Yine bu bölümde Aram  Bartholl 2017 işi “İnsan mısınız?” adlı eseriyle devasa bir CAPTCHA Görüntüsü koymuş 

Dördüncü bölüm; Değerler bölümü

Hans Richter’in 1928’de enflasyona ayırdığı para konulu kısa filmden sonra  2010 da Máximo González’in tedavülden kalkan paralarla oluşturduğu devasa duvar enstelasyonları kadar tekrar eden bir görsel motifi bu bölümde izliyoruz.

Para günlük hareketleri kontrol eder konusuna yaklaşıma gönderme yapan eserler bu bölümde bulunuyor. Robert Bresson, paraları kavrayan ellerin koreografisini yapar (Para, 1983).  Ünlü fransız fotoğrafçı Sophie Calle, ATM lerdeki güvenlik kamerasından aldığı görüntülerden insanların paraya bakış anlarını yakaladığı  ilginç video ile karşımıza geliyor. 

Kripto para finans için olduğu kadar sanat için de çok önemli bir durum yaratıyor. Yves Klein, altın ile çek haline getirilmiş “görsel hassasiyet zonlarının” değiş tokuşa soktuğu eserini sergiliyor.

Wilfredo Prieto iki ayna arasına yerleştirdiği 1  doların aynadaki görüntüsünü çoğalttığı eseri ile ilgimizi çekiyor (One Million Dollar, 2002).

Beşinci bölüm; Değiş-tokuş.

Bu bölümde William Kentridge’in hazırladığı yavaş sayfa çevirme hareketini görüyoruz  (İkinci El Okuma, 2013).  Richard Serra’nın çalışması ise  (El Yakalama Lideri, 1968) düşen paraları tutma videosu olarak kar

şımıza geliyor. Aslında hareket eden her şey görünür hale geçer de diyebiliyoruz.. Trevor Paglen okyanus dibindeki görüntüleri yüksek hızla taşıyan kabloları fotoğraflamış. Martha Rosler’in “Cargo Cult” adlı eserinde bizi görüntürlerden oluşan malların taşınmasıyla karşı karşıya bırakıyor.

Sonuçta sergide  ziyaretçiyi iki soru bekliyor: Martin Le Chevallier’in önerdiği görüntü aslında planlı yavaş yavaş bir eskime mi değil mi sorusu bir tarafta duruyor(Obsolete Heroes, 2019). 

Diğer soruyu ise  Hiroshi Sugimoto’nun (ABD Play House, 1978)  adlı eseri soruyor. Bu eser her yıl Paris-Photo fuarı sırasında sergileniyor. İkon bir fotoğraf. Bu fotoğrafın öyküsü şöyle; Hiroshi Sugimoto bir akşam New York’ta Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde fotoğraf çekerken, kendisini halüsinasyona görüyor sanır. Aklına düşen soru şudur; ”Farz edelim ki bütün bir sinema filmindeki görüntüleri tek bir karede çekiyor musunuz?   Aslında bu sorunun cevabı basittir “Parlayan bir ekran elde edersiniz.” Bu kareyi elde etmek için sinemalar gidiyor ve çekimler yapıyor. Kendisi bu fotoğrafı oluştururken yaşadıklarını şöyle anlatıyor; “Bir öğleden sonra East Village’da geniş formatlı bir kamerayla ucuz bir sinemaya girdim. Film başlar başlamaz, B ayarında deklanşöre bastım. F değerini yüksek tuttum. İki saat sonra film bitince, deklanşöre tekrar bastım”. O akşam filmi banyo ettiğimde gördüğüm şey hayalimin  gerçekleştiğini bana gösteriyordu. Karşımda bembeyaz bir ekran ve simsiyah bir sinema salonu vardı! Fotoğrafın gösterdiği acaba sonsuz süratin bir sonucumu? Sonuç olarak sergi ve bu sorular bizde oldukça karmaşık duygular uyandırıyor.

Jeu de Paume fotoğraf müzesindeki “Görüntülerin süpermarketi” adlı serginin bizi görüntüler üzerine felsefi düşünmeye sevk eden tematik bir sergi olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafla düşünsel boyutta ilgilenen, neden fotoğraf çektiğini sorgulayanların mutlaka görmesi gereken bir sergi olduğuna inanıyorum.

Artık görüntülerin bir çoğu bir makine tarafından üretilip bir başka makineye gönderiliyor. Örneğin parka giren araçların plaka numaraları, veya alış veriş merkezlerinde müşterilerin ürün satın alırken veya incelerken yüz ifadelerini kaydeden kameralar. Bu görüntülere “Aşeropoyet” yani insan eli değmemiş görüntüler de deniliyor.

Sonuçta “Görünmez görsel kültür” ortaya çıkıyor yani bilgimiz olmadan görünürlük giderek üretiliyor, yönetiliyor ve sömürülüyor. Bu görünmeyen görsellerin de bir yaşamı hatta bir ekonomisi olduğunu da vurguluyor Peter Szendy.

Tüm bunlar görüntüler arasında bir taraftan bir tarafa zıplayan, dolaşan, sallanan göz hareketlerimizi geliştirmektedir. Peki bunun sonunda göz neyi görür neyi göremez. Gölgede kalan görüntüler hangileridir. Gizli ikon ekonomisi nasıl işler. Sorulması gereken daha onlarca soru var.

Sergiden çıkarken kafamızdaki fotoğrafa dair soruların da miktarı artmış olduğunu hissediyor ve bu duygularla müzeden uzaklaşıyoruz.

Aklımıza yine o soru takılıyor; Walter Benjamin yıllar önce “Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak” ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?” demişti. Dünya sanki yazan ama yazdığını okuyamayan insanlarla doluyor.