Neşeli boz, hüzünlü gök …

Mehmet ÖMÜR

Aşağıda 2000 li yılların başında Tempo dergisi için yazdığım bir yazı… 20 yıl olmuş.. Dünya çok değişmiş. Acaba Gökçeada da değişti mi ? Rüyaların öldüğü ada adlı kitap geçen yıl İletişim yayınlarından çıkmış. Konca Altan, yıllarca dostluk edip ömrünün seyrini dinlediği Madam Maria’nın ağzından, hüzünlü bir tarih ve acı tatlı insan hikayeleri anlatıyor. Okunmalı diye düşündüm..

Neşeli bozdağ artık İstanbul düğünleri yapılıyor, filmler çekiliyor. Cabernet sauvignon şarapları üretiliyor. Sanatçılar yerleşiyor ve karadan yarım saatte ulaştığınız bozcaada neşeli ve ‘in’ oluyor. 

Oysa hüzünlü “Gök”te  “out”luk devam ediyor. İki saat vapur yolculuğuyla ulaştığınız adaya inerken, bazı yolcuların”Yine şu lanet olası yere geldik” diye yakınmalarına kulak misafiri oluyorsunuz. Hoş bu sözler adada yaşayan genç bir kızın medeniyet dediği Çanakkale veya İstanbul’dan dönüşündeki duygularını yansıtıyor olabilir ama adaya iner inmez de bir ıssızlık ve terk edilmişlik hissi çevremizi sarıyor doğrusu. Bozcaada’nın sevimli pansiyonu Rengigül’de yer bulamazken Gökçeada’nın yeni butik otellerinde sadece bir veya iki oda dolu.

Issız köy

Hüzünlü adanın hüzünlü köyü Bademli yarı yarıya terk edilmiş. Güzel bir sonbahar gününde, öğle saatlerinde 1 saat boyunca köy içinde bir Allahın kuluyla karşılaşmıyorsunuz. Biz Bademli köyünde acıbademi düşünürken terk edilmiş bir evin kapısının önünde çıkmış bir incir ağacı, bu ocağa da incir ağacının dikildiğini simgeliyor. Kapı numarası hala yerinde 99 ve dimdik ayakta duruyor. Yanında hem terk edilmiş hem de yarısı yıkılmış evin kapısı yan yatmış ve kapı nosu 69. Aklımız karışıyor, acaba bu evde neler yaşandı. “Yasak aşklar ve güncel konu aldatmalar bu evde, sadakat karşı komşuda mıydı?” diye aklımızdan geçiriyoruz.

Oradan ayrılıp Kale köy’e inerken yol kenarında kuru otları yakan 80’lik bir ihtiyar ve yemyeşil ceviz ağaçları arasında çakı gibi bir jandarma eri ile karşılaşıyoruz. Ada, çok askeri ve çok hüzünlü. Akşam Yakamoz Restoran’da güneş batışının ardından, tek tük, izinli askerlerin ziyaretlerine gelmiş aileleriyle yemek yiyip rakı içmelerine tanıdık oluyoruz.

Bozcaada Assos ve Ezine tarafına bakarken, Gökçeada Kabatepe ve Saroza bakıyor. Türkiye’nin balık çeşidi açısından en zengin denizinin balıklarını yiyoruz. Dev lüferler, mercan, karagöz ve sardalyeler masaları süslüyor. Adanın evlerde yapılmış şaraplarını içiyoruz. Adanın üzümlerinin kalitesi şira ve sirke yapma seviyesinde, bu nedenle pazarda adanın üzümlerini bulamıyorsunuz. Sebze ve meyvelerini de. Her şey Çanakkale’den geliyor. Çanakkale’ye nereden geliyorsa tabii ki! bir tanesi 750 gramlık domatesin öyküsü ise ayrı. Geçen yıla kadar adaya özgü bu pembe domatesler artık ekilmiyor çünkü geçen yıl bir kişi salçalık biber üretmiş ve çok tutmuş. Bu sene herkes salçalık biberin peşinde. Artık ada domatesi yok salçalık biber var. Önümüzdeki yıl ne moda ise o olur.

Adada Zaman durmuş gibi, hareket yok. Sadece uçan kuşların hareketleri dikkati çekiyor.  Karada kara kara kargalar, denizde beyaz martılar. Bozcaada bağları ile bilinir. Gökçeada da bağ var ama sınırlı, buna rağmen Tepe köyün ev şarapları ünlü. Barba Yorgo’nun veya Madam’ın ürettigi ev şaraplarını oracıkta tüketmelisiniz, bu şaraplar eklemeyen üretilip tüketilen “Le beaujolais” tarzı şaraplar.

Bomba  atılmış gibi

Adanın başka bir köşesinde hayrat bir evin duvarına yaslanmış eski, paslanmış bir karyolanın artık ölüme yatmış halini görüyoruz. Ayaklı boş uçlarındaki kalp motifleri içimizi burkuyor. Adada her şeyi hüzünlü. Nötron bombası atılmış gibi duran Türkiye’nin en kalabalık köyünde maalesef artık 3000 kişi yaşamıyor. Çay ocağında iki kişi kahve içiyor, 15 yaşlarında bir çocuk da onlara hizmet ediyor

Üç veya dört yıl önce bu köyde tecavüze uğrayıp sonra konusu sumenaltı edilmiş rum kızının hikayesi aklımıza geliyor. Yine hüzünleniyoruz. Hüzünlü adada azda olsa içimizi ısıtan şeyler de oluyor. Köyün kahvesinde “Ben bu işin dersini veririm” diyen 66 denilen kağıt oyunu oynaya yaşlılar ve her el alışta patlatılan kahkahalar!

Adanın elektriğinin 17’ye kadar kesileceğini öğreniyoruz. Trafa çalışması var. Buzdolabındaki etlerin bozulacağınadan yakınıyor Hristo. Türkiye’nin en batısı olarak bilinen bu adanın biz de en batısına gidiyoruz. Uğurlu köyü çok fakir, bizim market ve pansiyondan aldıklarımız 3.250.000 TL ( bugünün parasıyla 2-3 dolar karşılığı) tutuyor. Bunlarla iki kişi karın doyuruyoruz. Başka da çaremiz yok doğrusu, lahmacuncu kapanmış. Ekmek, peynir, domates, biber ve gazozlar bu fiyata dahil. Bu ucuzluğu marketteki bütün malların Türkiye’nin en ucuz ürünlerinden seçilmiş olmasına bağlıyoruz. Hepsi “no name” ürünler ve çeşit çok sınırlı, konserve bile bulamıyoruz. Uğurlu köyü bize uğursuz geliyor. Oradan ayrıldıktan sonra arabanın jantını düşürdüğümüzü fark ediyorz. Adayla ilgili bir broşür, kitapçık veya harita için girdiğimiz en büyük kırtasiyeci de bunların hiçbirinin olmadığını öğreniyoruz! Hüzün-hüzün-hüzün!

Tuz gölü denilen bölgede yani  diğer adıyla Kefaloz açıklarında balıkçı tekneleri görüyoruz. Her nedense yakaladıkları acaba kefal balığı mıdır? diye düşünüyoruz. Adanın hüzün veren başka yerleri de var. Örneğin Zeytinli ve Tepeköy köyleri. Nüfus bu köylerde kışın 50-80 arasında değişiyor. Yazın ise beş yüze kadar çıkıyor.  Bu köyler oturanlarının tamamının rum kökenli türk vatandaşların olduğu köyler. Türkiye’de bunun başka örneği var mı bilmiyoruz?

Yeni Avrupa Birliği uyum yasası içinde de korunmaya alınmaları gereken bu iki köyün bizce de dil, din ve güzel taş evleri mutlaka korunmalı. Cumhuriyetin ilk yıllarında ki o güzel mozağin tohumları belki yeniden ekilebilir, aynı zenginlikler yeniden kazanılabilir. Tabii devlet isterse! Ama burnun da hüzünlü bir hayal olduğunu biliyoruz.

İnişli çıkışlı

Gökçeada dağlık ve tepelik bir ada, oysa Bozcaada daha düz. Adanın bu inişli çıkışlı yapısı nedeniyle Homeros buraya Pepaloesa demiş. Yani dalgalı ada, biz ise “Hüzünlü ada” adını yakıştırıyoruz. Burada deniz bile durgun ve hüzünlü. Belki de patlamaya hazır!

Köylerde evlerinde dış boyamalarında, tentelerde mavi-beyaz renkler yayılmaya başlamış. Kırmızı-yeşil-sarı renkler Türkiye’nin doğusunda yayılırken mavi beyaz da batısında yayılmaya başlıyor. Bir anlamı olmalı diye düşünüyoruz!

Akdeniz’e1 kısrak başı gibi uzanan bu toprak artık gökkuşağı gibi rengarenk olacak mı? 

Adaya gelirken yol kenarında cinslerini bilmediğim beş değişik çeşit kavunu bostanında üretip satan Çamköy’lü Fazıl’ın kilosu 250.000 TL’ye sattığı kavunlarıyla “Allaha şükür” iki çocuğunu okutabildiğini öğrenip seviniyoruz.

Taze Keçi sütü

Adanın yerli halkının Yunanlarla karışması sonucu ortaya çıkan kuşakların en sonuncularından Atanaş kasapla tanışmamız çok hoş bir anı olarak kalıyor akıllarımızda. Eşeğinin üstünde otelimizin önünden geçerken “Neden selam vermiyorsun?” diye takılan otel görevlisine verdiği cevap çok hoşumuza gidiyor. Seksen iki yaşındaki ihtiyar delikanlı “Günde on defa geçiyorum, on defa selam mı verilir?” diyor ve bizi güldürüyor.  Diyarbakır’da kırk iki ay askerlik yapmış Zeytinli’nin rum köylüsü Atanaş.  “Üç sene önce şeker hastası olduğum ortaya çıktı, doktorun verdiği ilaçları aldım şekerim yükseldi” diye anlatıyor. Geçen yıl Atinadan gelen oğlunun düğününü, köyün şirin butik oteli Zeydali de yapmış. Köyün küçücük meydanında sabahın altısına kadar üç yüz elli kişi oynayıp eğlenmişler. Unutulmaz bir düğün olmuş. Oysa kışın sadece 80 kişi yaşıyor köyde ve bu köy adanın en kalabalık köyü. Bağkur’dan aldığı aylık ve bahçesinde yetiştirdi sebzelerle güç geçindiğini, yine de çok mutlu olduğunu ifade ediyor. Keçilerinden sağladığı sütünden sabah bize ikram etmeyi de unutmuyor bu sevimli insan.

Madam’ın meydandaki kahvesine gidiyoruz ve meşhur kahvesinin tadına bakarak hüzünle ayrılıyoruz hüzünlü adadan!